| Çok
eski belgelerden biri olan ve insanlık tarihine ışık tutan
Tevrat’da Araplardan birçok yerde söz edilmektedir.
Örneğin, Arap Kralı Cevşem’in adı, Yeremya Kitabı’nda,
2. Bâbın 19. âyetinde ve 6. Bâbın birinci âyetinde geçmektedir.
Yine Yeremya Kitabı’nın 4. Bâbının 7. âyetinde Araplardan
bahsedilmektedir. Keza, Yeremya Kitabı’nın 25. Bâbının
20. ve 24. âyetlerinde; Hezekiel Kitabı’nın da 27.
Bâbının 21. ve 22 âyetlerinde «Arap» sözcüğü kullanılmaktadır.
Arapların çok
eskiden beri, devlet ve millet olarak tarih sahnesinde varlık
gösterdiklerini haber veren Tevrat gibi dört bin yıllık
geçmişi olan güçlü bir belgeden yola çıkılacak olursa Arapçanın
ne kadar eski bir dil olduğunu tahmin etmek mümkündür. Özellikle
günümüzde Arapça konuşanların, Tevrat’ın dili olan İbrancayı
konuşanlardan, neredeyse yüz elli kat daha fazla olduklarına
bakılırsa bu dilin ne kadar yaygınlaştığı ve ne kadar canlı
kaldığı da rahatça anlaşılacaktır.
Kaynaklarda, başta Yemen olmak üzere, Arap
Yarımadasının çeşitli bölgelerinde tarih boyunca irili ufaklı
birçok devletler kuran Araplar, dillerini sürekli olarak
geliştirmiş ve onu özellikle edebi anlatımda başarıyla kullanmışlardır.
Arapça, Sâmi dillerinden olan Nabatça’nın
devamı ve gelişmiş şeklidir. Nabatlılar, Milâttan
önce, Arap Yarımadası’nın ortalarından Suriye’nin
güneyine kadar yayılarak bu geniş topraklara egemen olmuşlardı.
Sebe’ Suleym, Himyer, Tayma, Semûd, Ad ve
Lahyânîler’le ırk olarak akrabadırlar. Bütün bu topluluklar,
bugünkü Arapların atalarıdır. Bunların, Ârâmca’ya
benzeyen ve farklı lehçeleri olan ortak bir dil konuştukları
sanılmaktadır. İşte Arapça, zaman içinde bu lehçelerden,
özellikle Kureyş dili olarak biçimlenmiştir ve ilâhî
irade ile vahyin dili olarak seçilmiştir.
Hemen her münasebette tekrar ettiğimiz üzere,
yine ifade etmek gerekir ki Arapça çok önemli bir dildir.
Özellikle İslâm’a mensup milletler için çok önemlidir. Bunu
kanıtlayan iki güçlü delil vardır; birincisi, büyük bir
mucize olan Kur’ân’ın bu dille inmiş olmasıdır, ikincisi
de bu dilin düşmanlarının çok olmasıdır! Daha sonra bilhassa
bu nokta üzerinde bir nebze durulacaktır.
Arapçanın başlı başına bir mucize olduğunu
söylemek mübalağa sayılmamalıdır. Kur’ân-ı Kerim’in insan
duyularına yansımasında görev yapan tek araç olarak Arapça
gerçekten bir mucizedir. Bunu, Arap olmayan yabancılar arasında
özellikle oryantalistler algılayabilmişlerdir. Batılı oryantalistler,
Arapçaya karşı duydukları hayranlık ve merakı başka hiçbir
dile ve kültüre karşı duymamışlardır. Hatta denebilir ki
onlar, başlangıçta İslâm’ı çok merak etmiş olsalar bile,
hedefleri doğrultusunda yola çıktıktan sonra İslâm ve Arapça
arasında zaman zaman bir gelgit yaşamış, ama yolculuklarının
ileri bir durağında İslâm’dan çok Arapça üzerinde yoğunlaşmışlardır.
Öyle ise tereddüt etmeden diyebiliriz ki oryantalizmin ana
hedefini İslâm teşkil etmiş olsa bile Arapça, oryantalistlerin
bilinci altına çok daha güçlü bir kavram olarak yerleşmiştir,
onları İslâm’dan daha çok meşgul etmiştir! Bunu kanıtlayan
güçlü deliller vardır. Bunlardan iki tanesi önemlidir. Birincisi
oryantalistlerin, kendi dillerinin yanı sıra Arapça olarak
da bol miktarda eser bırakmış olmalarıdır; ikincisi ise
«müslüman» topluluklar arasında en çok Araplarla
diyalog kurmuş olmalarıdır.
Aslında Arapçanın
çarpıcılığını ortaya koyan yönü, onun Kur’ân-ı Kerim’i kucaklayabilmiş
olmasıdır. Bu konudaki yeterlilik sadece ve sadece Arapçaya
özgüdür. Onun içindir ki Kur’ân-ı Kerim, Fransızca
hariç, hemen hemen hiçbir dile ileri derecede çevrilememektedir.
Dolayısıyladır ki İslâm’a yeni girmiş aydın bir Fransız,
-doğuştan müslüman ve aydın bir Türk’ten, bir
İranlı’dan, ya da bir Malezya’lıdan- ayetleri
çok daha geniş boyutlarda kavrayabilmektedir.
Bilindiği üzere, Arap dil grameri daha kitabî
hale gelmeden, Kur’ân-ı Kerim, bu dilin yüzlerce kuralına
uygun olarak inmiştir. Örneğin;
Kur’ân-ı Kerim’de geçen bütün fâiller, mübtedâlar
ve haberler merfu’dur; bütün mef’uller;
(İnne, enne, ke’enne, lâkinne,
leyte ve lealle) gibi nasb edatlarından
sonra gelen bütün isimler; (en, len, key
ve izen) gibi edatlardan sonra gelen bütün muzâri’
fiiller, hal ve temyiz gibi kayıtlar mansupturlar;
bütün muzafun ileyh ve cer harflerinden sonra
gelen isimler, mecrurdurlar…
İlginçtir ki günümüzde bu gerçeği, hiç Arapça
bilmeyen Türkiyeli milyonlarca İmam-Hatip mezunu ve medreseliler
de bilmektedirler! Ve yine ilginçtir ki bu milyonlarca insan
arasında bugün bürokratlar, politikacılar, işadamları ve
akademisyenler de bulunmaktadır. Arapçanın taşıdığı olağanüstü
önemi ortaya koymak bakımından bu çelişkinin bile ne kadar
büyük bir kanıt oluşturduğu, insanı derinden düşündürmektedir!
Hz. Peygamber
(s.a.v.), yazı yazmak şöyle dursun, ilâhî iradenin gereği
olarak hayatı boyunca belki bir kez bile kaleme dokunmamıştır!
«Kur’ân’ı O yazdı» diye uydurulacak bir iftiranın
önüne bu suretle büyük bir set koyarak insanı düşündüren
ilâhi irade, bu kitabın Arapça indirilmesinde de yine çarpıcı
bir hikmet sergilemiştir: Hayatı boyunca kalem ve yazıdan
uzak yaşamış olmasına rağmen, Hz. Peygamber, her bakımdan
bir mucize ve aynı zamanda bir edebiyat harikası olan Kur’ân-ı
Kerim’i, yüzlerce Arapça gramer kurallarına uygun olarak
nakletmiştir.
Dolayısıyla Kur’ân-ı taşıyan bir dil olarak
Arapça, -tıpkı Kur’ân gibi- başka kitaplara adeta
sığmamaktadır. Bu da bazı bağnaz çevreleri, (özellikle
müslümansı ülkelerde!) ırkçı kesimleri huylandırmakta
ve onları oldukça rahatsız etmektedir.
Mahalli dilleriyle yazdıkları binlerce kitap
arasından ancak birkaçının yabancı dile çevrildiğini, buna
rağmen başta Kur’ân-ı Kerim olmak üzere binlerce Arapça
eserin birçok dile çevrildiğini pek iyi bilen bu bağnaz
kesimler, tahminlerin üzerinde rahatsızdırlar. Türkiye’dekiler
şöyle dursun, Vatikan başta olmak üzere, Avrupa
ve Amerika’da önemli kütüphanelerin ve ilim merkezlerinin
Arapça eserlerle dolup taştığını görerek, bundan huzursuz
olan çok sayıda insan vardır. Bu Müslümansı ırkçılar, gördükleri
bu gerçek karşısında adeta kriz geçirmektedirler! Bütün
bunlar, yine Arapçanın taşıdığı önemi başka bir şekilde
ortaya koymaktadır.
Kuşku yok ki bir dilin mükemmel biçimde yapılanabilmesi
ve evrensel düşünceyi aktarabilecek bir ilim kaynağı ve
uluslararası bir iletişim aracı niteliğini kazanabilmesi
için onun, en az bin yıl önce olgunlaşma evresini tamamlamış
bulunması gerekir. Günümüzde konuşulan, hatta epeyce yaygınlaşan
birçok dil, bu niteliğe sahip değildir. Örneğin Türkçeyi
bu noktada Arapça ile karşılaştırdığımızda, aralarında büyük
bir fark görüyoruz. Türklerin «Müslümanlığa» girmesinden
ancak çok sonra yazılan, «Türk edebiyatının bugün bilinen
ilk eseri» Yusuf Has Hacib’in kaleme aldığı Kutadgu
Bilig adlı kitaptır. Bu kitap 1069-1070 yıllarında yazılmıştır.
Fakat günümüzde birkaç uzman dışında hemen hiçbir Türk tarafından
bu kitabın orijinal metni ne okunabilmekte, ne de anlaşılabilmektedir.
Üstelik ne bu kitap, ne de ondan iki üç yıl sonra Kaşgarlı
Mahmud tarafından yazılan Dîvânu Lûgati’t-Türk,
bugün hiçbir okumuş Türkün dikkatini bile çekmemekte, bazı
edebî ve ilmî forumlarda ise içeriği hakkında pek az söz
edilmektedir. Bu bir yana, hemen hiçbir Türk, bu kitabın
adını da -aslına uygun olarak- telâffuz edememektedir.
Bilindiği üzere kitabın adı, «Dîvânu Lûgati’t-Türk»’tür.
Halbuki Türklerin tamamı, bu adı Dîvân-ı Lügâti’t-Türk
şeklinde telâffuz etmektedirler. Bu ise yanlıştır. Ayrıca,
bu kitabın adı tamamen Arapça’dır; içeriği de Arapça açıklamalarla
doludur. Bu küçük karşılaştırma ile yine Arapçanın rekabet
kabul etmez üstünlüğü bir kez daha göze çarpmaktadır.
Tarihi kimliklerini
saptamada önemli bir belge olarak gördükleri ve sırf kendilerine
ait malzemelerle hazırlandığını sandıkları bu kitap hakkında
Türklerin bilgisi işte bu kadardır. Oysa Hz. Peygamber’den
önce yaşamış (ya da doğmuş) olan İmru’ul-Qays, Tarafa
b. Abd, Zuheyr b. Ebiselma, Lebîd b. Rabîa, Amr b. Kulthûm,
Antara b. Şeddad el-Absî, Harith b. Hilliyze, Nâbiğa ez-Zubyânî
ve A’şâ b. Qays gibi İslâm öncesi Arap şairlerinin
divanları ve askıları hakkında Türk ilim adamları bile övgü
ile söz etmektedirler. Bunlardan biri de Ord. Prof.Şerefeddin
Yaltkaya’dır. Bu zat,yukarıda adları geçen şairlere ait
«Yedi Askı»’nın çevirisini yapmıştır. Üstelik bunu
dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in önerisiyle
(belki de talimatıyla) üstlenmiş ve gerçekleştirmiştir!
Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 384 sayı altında, Bilim
ve Kültür Eserleri Dizisi’nin 41 incisi olarak yayınlanan
bu kitabın önsözünde çevirmen Şerafettin Yaltkaya,
aynen şunları söylemektedir:
«Müslümanlıktan önceki Arap şiirleri,
kır çiçekleri gibi sade ve güzeldirler.
Bunlar, renklere boğulmuş ve katmer katmer olmuş eserler
gibi fikri oyalayıcı ve avutucu olmayıp, açıklıklariyle
ilk okunuşlarında insanı manâ ile karılaştıran ve ne demek
istediğini hemen göz önüne getiren ve tabiiliğe hiçbir şey
eklemeyen sade tablolardır.»
Şimdi eğer, Kutadgu Bilig ve Dîvânu
Lûgati’t-Türk gibi ancak 1070’lerde ortaya çıkmış olan
ilk Türk edebiyat örnekleri ile onlardan yaklaşık 500 yıl
önce söylenmiş ve divan haline getirilmiş bulunan Arap şairlerinin
eserleri karşılaştırılacak olursa mutlaka bu büyük zaman
farkı yanında ayrıca edebî değer bakımından da aralarında
çok önemli farklar saptanabilecektir. Üstelik Kutadgu
Bilig ve Dîvânu Lûgati’t-Türk, İslâm kültür kaynaklarından
yararlanılarak ortaya kondukları için Arapçanın yoğun etkisini
de taşımaktadırlar. Oysa yukarıda adları geçen şairler,
İslâm öncesi dönemin insanlarıdırlar. İlhamlarını ne İslâm’dan,
ne de başka bir kültürden almışlardır. Buna rağmen söyledikleri
şeyler birer şaheser olarak bugün bile ilim ve edebiyat
erbabı tarafından takdir görmekte, yüksek zevke sahip insanları
coşturmaktadır.
Türkçe şöyle dursun, beş bin yıllık bir tarih
ve uygarlığa sahip olan İranlıların dili, Farsçayı da Arapça
ile karşılaştırdığımız zaman yine aynı sonuçlarla ve aynı
farklarla karşılaşıyoruz. Her şeyden önce bugünkü Farsçada
bile Arapça’nın yoğun etkisini görmek mümkündür. Kaldı ki
İranlıların İslâm’a girmesinden sonra Farsça yazılan Bütün
eserlerde, hem dil olarak Arapça’nın, hem de sosyolojik
bir gerçek olarak Arap kültürünün derin izleri bulunmaktadır.
İranlı bütün şairler, Araplara ait olan aruzu kullanmışlardır.
İranlı edebiyatçılar da Arap edebiyatının ölçülerine bağlı
kalmış ve Arap kültürünün argümanlarını işlemişlerdir. Örneğin;
Firdevsî (994-1020), Ömer Hayyam (1047-1124),
Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (1207-1273), Sa’dî Şirazî
(1213-1292) ve Hafız-ı Şirazî (1325-1390) gibi Farsça
büyük eserler vermiş olan Ünlü şairlerin divanlarında Arapçanın
ve Arap kültürünün silinmez izlerini görmek mümkündür.
Arapçadaki bu kudret, kuşkusuz bu dilin tarihsel
değeri yanında onun, -insanlığa ilim, sanat ve edebiyatı
taşırken- yaptığı önemli işlevi de ortaya koymaktadır.
Arapçayı, bu yüzden herhangi bir dille karşılaştırmak
elbette ki doğru değildir. Esasen diller arasında ideolojik
amaçlarla, ya da ırkçı eğilimlerle ayırımcılık yapmak bir
ahlâk kusurudur. Çünkü dillerin tümü, eşit düzeyde insanlık
ailesinin kültür mirasıdır. Dolayısıyla birini diğerine
yeğlemek duygusallıktır. Ancak bilimsel kriterler yardımıyla
diller arasındaki ilişkiler, benzeşme ve zıtlıklar elbette
ki incelenebilir. İşte bu ilgi ile bir fikir vermesi bakımından
burada bir nebze Türkçeyi de irdelemekte yarar vardır.
Türkçeyi tarihsel gelişim açısından incelediğimizde
onun kısa süreçler boyu uğradığı deformasyonlar yüzünden
bir dünya dili olarak yapılanamamış olduğunu görüyoruz.
Bunun temelinde, Türkçe konuşan toplulukların en az bin
yıl önceki yaşam tarzlarının, dünya görüşlerinin, eşya ve
olaylara bakışlarının, kuşkusuz derin etkisi bulunmaktadır.
Örneğin Yunan Felsefesi, ta Abbasî halifelerinden,
El-Me’mûn zamanında ve onun bizzat emri ile Arapçaya
çevrilmiştir. Bu dönemde Türklerin büyük bir kısmı «Müslüman»
olmuştu ve kendi dillerini kullanıyorlardı. Aynı zamanda
devlet merkezi olan Bağdad’da çok sayıda Türk vardı.
Halife’nin Hassa Ordusu bile Türklerden oluşuyordu. Siyasette
de Türklerin büyük ağırlığı vardı. Ama Türkçeyi bir ilim
ve uygarlık dili haline getirmeyi o gün için düşünmüyor,
akıllarının ucundan bile geçirmiyorlardı. Burada, Abbasi
Halifesi El-Me’mûn’un 786-833 yılları arasında yaşadığına
özellikle işaret etmek gerekir. Çünkü Yunan Felsefesi’nin
Arapçaya çevrildiği bu dönemden yaklaşık 250 yıl sonra ilk
kez Türkçe kitap yazmaya başlanmıştır. Üstelik bu dönemden
çok önce, Arapça yazılmış binlerce eser, bugün dünya aydınları
tarafından hâlâ ilgiyle okunmaktadır. Bununla birlikte Arapça,
1975 yılında, Birleşmiş Milletler Örgütü tarafından aynen
İngilizce ve Fransızca gibi ünlü dünya dilleri arasında
uluslar arası bir dil olarak kabul etmiştir.
Okumuş, ancak evrenselliği tam anlamıyla hazmedememiş
Türkiyeli birçok insan, bu gerçekler karşısında kimlik bunalımı
geçirmektedir.
İşte buna benzer duygusal nedenlerle Arapça,
son yüz yıldır Türkiye’de buraya sığdırılamayacak kadar
ihmal ve engellerle karşılaşmıştır. Bu engeller halen de
mevcuttur. Türkiye, Avrupa Birliğine fiili ve gerçek anlamda
girinceye kadar da bu engeller devam edecektir! Aslında
bu dil, Osmanlı tarihi boyunca da bilimsel yöntemlerle öğretilmemiştir.
Bilakis gelenekselliğin etkisi altında gerek Arapça, gerekse
diğer bilimler son derece zor, verimsiz ve geri uygulamalarla
öğretilmeye çalışılmıştır. Ancak bu uygulamalar kasıtlı
olmamıştır. Bilakis o dönemin şartlarında, doğru diye kabul
edildiği için Hz. Peygamber’in ve ashabının (çağlar üstü)
eğitim sistemine dönmek kimsenin pek aklına gelmemiştir.
Tam tersine, asırlar önce özenti ve taklitle Hıristiyanlık’tan
sızan (kitaptan izleme ve tercüme) ile dersler verilmiştir.
Bu zihniyet yüzünden, kilise ve ruhban etkisi halen de birçok
medrese ve Kur’ân Kurslarında ne yazık ki sürüp gitmektedir.
Dolayısıyla Arapça ile ilgili olarak Türkiye’de çok büyük
boşluklar ve çelişkiler mevcuttur. Toplumumuzun her bakımdan
ihtiyaç duyduğu kadar Arapça bilen insan sayısı yüz binlerin
üzerindedir. Oysa Türkiye’de Arapçayı bir yaşam dili olarak
bilenlerin sayısı (anketlere göre) yirmiyi bile geçmemektedir!
Bunun gerçek olup olmadığını tespit etmek
hiç de zor değildir. Nitekim;
1. Arapçayı -aydın bir Arapla diyalog kurabilecek
kadar- konuşabilen,
2. Hiçbir sözlük ve ansiklopediye başvurmadan,
her türlü Arapça yayını okuyup anlayabilen,
3. Her istediğini yazılı ve sözlü olarak -akıcı
şekilde ve edebî kalitede- ifade edebilen Türk unsurundan
şimdiye kadar kaç kişi ile tanışabildiniz?
Bu sorunun cevabını eğer büyük bir duyarlılıkla
aramaya çalışırsanız Türkiye’de Arapçanın uğradığı sonu,
ve içinde bulunduğu durumu çok iyi anlamış olursunuz!
İşte bütün bu boşluklara, olumsuzluklara,
baskı ve sıkıntılara rağmen, ülkemizde Arapçaya olan şiddetli
ihtiyacın topluma yansımaması için, sinsi ve politik birçok
gayretler halen sürdürülmektedir. Toplum, daha birçok konuda
olduğu gibi bu politik hilenin de henüz farkında değildir.
Toplumumuzun Arapçaya düşman olduğunu ileri sürmek doğru
olmasa gerektir. Gerçek bu iken Arapçanın karşısına örülmüş
bulunan kalın duvarların kimler tarafından düşünülmüş ve
tertiplenmiş bulunduğunu araştırmamak çok büyük bir eksikliktir.
Ancak bu konuda dikkatsiz ve ihtiyatsız davranarak merakınızı
eğer gidermeye çalışırsanız önemli tehlikelerle karışlaşabilirsiniz!!!
Dolayısıyla şöyle bir uyarıda bulunmakta yarar vardır: Bu
kitapçıkla konu, (her ne kadar bir nebze irdelermiş ise
de) Arapçanın Türkiye’de karşısına çıkan engeller üzerinde
ciddiyetle durmak, daha çok hünerli araştırmacıların işi
olduğu için, sıradan birinin bu noktayı fazla merak etmesi
güvenliği açısından doğru değildir !!!
Türkiye’de Arapçanın önündeki engeller, onun
İslâm’la olan ilişkisinden kaynaklanmaktadır. Bu ilişki
çok yönlüdür ve epeyce karmaşık bir içeriğe ve niteliğe
sahiptir. Dolayısıyla Arapçayı bu açıdan burada ele almak
hem zaman alacaktır, hem de şimdilik deşifre edilmesinde
yarar bulunmayan noktaların gündeme taşınmasına yol açacaktır!
Ancak şu kadarını söylemek gerekir ki Türkiye’de İslâm’ın
karşıtları (iktidarlar üstü) bir güce sahip bulunduklarından,
İslâm’la ilişkilendirdikleri her şey için olduğu gibi Arapça
için de zamanla belli bir ortam ve bir zihniyet oluşturmuş,
kolay kolay aşılamaz sınırlar koymuşlardır.
Onun için hiç kuşku yok ki bu sınırları zamansız,
tedbirsiz, gizli, örtülü ve akılcı olmayan yollarla zorlamak,
çok büyük bir yanlış olacak, telâfisi mümkün olmayan kayıplara
yol açacaktır!!!
Bu nedenle, ülkemizde Arapça öğrenmek isteyen
gençler, daha çok kişisel gayretleriyle bu amaçlarını şimdilik
gerçekleştirmeye çalışmalıdırlar. Ancak bunu yaparlarken
hem çok dikkatli, hem de çok özverili olmalıdırlar. İzlenecek
şeffaf ve meşru yollarla bu oyunu zaman içinde bozmak, belki
mümkün olabilecektir.
Bu amaçla bilinçli ve mü’min gençleri bilgilendirmek
için dört nokta üzerinde durmak yararlı olacaktır.
Bunlar;
1. Arapçanın Türkiye’de şimdiye dek bir İletişim
aracı olarak algılanamamış olmasının temel nedenleri,
2. Arapça ile ilgilenen kurum ve kuruluşlar,
3. Arapça öğretiminde izlenen yollar,
4. Arapçanın önündeki engellerdir.
Ferit AYDIN |