HAC VE KURBAN
İslam'ın beş şartından biri de hac ibadeti olduğu için
serveti ve sağlığı müsait olan müslümanlar, diğer şartlar da bulunduğunda
bu ibadeti yerine getiryorlar. Bu arada farz olan haccı yaptıktan
sonra bir daha hac ibadeti yaparak sevap kazanmak isteyenler (nafile
olarak) hacca gidiyorlar. Önemli bir ibadet olduğu ve Hz. Peygamber
tarafından teşvik edildiği için umre ibadeti de yapıyor, bu maksatla
yıl boyunca kutsal topraklara akın ediyorlar.
İslam ve müslümanlar ile arası iyi olmayan,iman ve ibadet yönünden
zayıf olan, bu zayıflığını ibadetle telafi edecek yerde ibadet eden
müslümanlara sataşarak kendini tatmin eden veya müslüman aileden gelmekle
beraber imanını kaybetmiş bulunan kimseler, her fırsatta müslümanların
ibadetleriyle uğraşıyor, onlara çamur atıyor, yaptıklarını ve söylediklerini
çarpıtıyor, amacından saptırıyor ve durup dururken hadise çıkarıyorlar.
İşte bu cümleden olarak her Ramazan ayında"oruç tutmadığı için
sopa yiyenlerden", "orucun sağlığa zarar verdiğinden",
"çağımızda diyetle ve sporla orucun hasıl edeceği faydayı elde
etmenin mümkün olduğundan"... dem vuruyorlar. Kurban bayramı
yaklaşırken kurban ibadeti ile ilgili olmadık senaryolar yazıyor,
derisini lüplemek için devleti kullandıkları kurbanın etini yiyen
ve dağıtan müslümanlara iftiralar ediyorlar. Derken hac mevsimi geliyor;
vatansever (!) yazarlar çizerler bütün marifetlerini ortaya koyarak
bu defa da hac ibadetine çatıyorlar: Araplar'a bu kadar para akıtmanın
anlamsızlığından, ülkede bunca yoksul varken hacca gitmenin İslam'a
ve vicdana ters düştüğünden, hacda kesilen kurbanların boşa gittiğinden,
orada keseceğine burada kesmenin veya bedelini yoksullara para olarak
vermenin daha uygun olduğundan... dem vuruyorlar. Bu arada -herkesin
söylemediğini söylemek veya farklı söylemek suretiyle şöhrete ve servete
ulaşmak, bazı kesimleri memnun etmek isteyen bir iki ilahiyatçı dahaccın
zamanına takıyor, bin yıldan fazla zamandır belli zamanlarda yapılan
haccın zamanını değiştirmek ve yılın diğer aylarına da yaymak için
gayret sarfediyorlar.
Bu yazıda hac ve kurbanla ilgili olarak bazı gerçekleri ortaya koymak
ve bu konuda oluşan kafa karışıklığını gidermek istiyoruz.
Haccın vakti:
Hac ibadeti hicretin dokuzuncu yılında farz kılınmış, Hz. Peygamber
(s.a.) veda haccı diye bilinen o önemli haccını yapmış, bir yıl sonra
da Hz. Ebû Bekir'i hac yöneticisi (emîri) tayin ederek müslümanların
hacca gitmelerini sağlamıştır. Hz. Peygamber (s.a.), aldığı vahye
dayanarak İslam'dan önce yapılan hac benzeri ibadeti önemli ölçüde
değiştirmiş, bütün unsurları, şartları, sünnetleri ve âdâbı ile İslam
haccını ümmetine öğretmiştir. Başka konularda olduğu gibi haccın vakti
konusunda da müslümanları yanlış yönlendiren, yanlış bilgilendiren
bazı ilahiyatçıların temel problemi, İslam'ı öğrenmenin vazgeçilmez
kaynaklarının bir kısmını, özellikle de sünneti ya inkar etmeleri
veya görmezden gelmeleridir. Evet Kur'an-ı Kerim'de"Hac belli/bilinen
aylardır..." mealinde bir âyet vardır (Bakara: 2/197) , ama bundan
birkaç âyet sonra da yine hac ibadeti ile ilgili olarak "Belli
günlerde Allah'ı anın, iki gün içinde çabucak bitirmek isteyene günah
yoktur, gecikene de günah yoktur..." (203) buyurulmuştur. Uygulamayı
göz önüne alan tefsirciler, fıkıh alimleri "belli günleri"
tekbir getirilerek Allah'ın anıldığı teşrik günleri (Arefe ve Kurban
bayramı günleri), çabucak bitirilen veya uzatılan şeyin de, iki veya
üç gün yapılan şeytan taşlama olduğunda ittifak etmişlerdir. Şu halde
Kur'an'a göre hac, belli aylarda yapılan bir ibadettir ama, bunun
hangi parçasının -bu ayların, yani Ramazan'ı takip eden üç ayın) hangi
günlerinde, hatta vakitlerinde yapılacağı ayrıca âyetler ve hadislerde
açıklanmıştır. Bütün bu açıklamaları bir tarafa iterek yalnızca "Hac
belli aylardadır..." mealindeki âyetin lafzına takılarak haccın
bu üç ayın istenen kısmında yapılabileceğini söylemek din konusunda
cahilce cesaret gösterisinden ibarettir.Kur'an'da Cuma namazı ile
ilgili olarak da "Cuma günü namaz için çağrı yapıldığındaAllah'ı
anmaya koşun..." (Cuma: 62/9) buyurulmuştur, ama hiçbir alim
bundan, "Cuma namazı günün herhangi bir vaktinde kılınabilir"
sonucunu/mânasını çıkarmamıştır; çünkü ortada Hz. Peygamber'in ve
arkasından gelenlerin uygulamaları, açıklamaları vardır. Bu açıklamalar
Cuma namazının, günün hangi vaktinde kılınacağını belirlemiştir. Hac
ibadeti de, belli ayların birincisi olan Şevval'de başlar, Kurban
bayramına kadar devam eder, bu süre içinde neyin ne zaman yapılacağı
ayrıca açıklanmıştır. Bu cümleden olarak haccın vazgeçilmez parçası
olan Arafat vakfesi ancak bayramdan bir gün önce (Arefe günü) yapılabilir.
Bu konu üzerine iyi niyetle eğilenler, hacda izdihamı önlemek için
çare arayanlar da olabilir. Onlara diyeceğimiz şudur: İzdihamı engellemek
için ibadeti değiştiremeyiz, nafile hac yapanları engelleyebiliriz,
onlar aradan çıkınca sayı azalacak ve ibadet daha rahat yapılabilecektir.
Türkiye'de yoksulları doyurmak için yapılacak çok şey vardır; bunların
başında devletin "sosyal" niteliğinin işletilmesi ve servetin
haksız yollardan belli ellerde toplanmasının, emekçilerin haklarını
alamamasının engellenmesi gelir. Hacca giden müminler en azından zekatlarını
da verdikleri için yoksullukla mücadelede, onları tenkit edenlerden
daha ileride oldukları söylenebilir. Zekatını veren, bunun dışında
da yardımını eksik etmeyen bir müslümanın ömründe bir kere hacca gitmesi
yoksullukla mücadeleye aykırı bir tutum olarak değerlendirilemez.
Kurban:
Hac ibadeti içinde kurban da vardır. Temettu (umreden sonra ihramdan
çıkarak) ve kıran haccı (arada ihramdan çıkmayarak) yapanlar orada,
belli gün ve yerde kurban keserler. Kur'an'da bunun bir islâmî sembol
(şiar) olduğu ifade edilmiş (Hac: 22/36), imkan var ise kurbanın kesilmesi,
imkan yoksa üç gün orada, yedi gün de memlekete dönünce oruç tutulması
istenmiştir. Burada dikkati çeken ve konuyu aydınlatan husus, "orada,
o zaman imkan bulamazsanız memleketinize dönünce kesin" demek
mümkün olduğu halde, "orada, o zaman kesilemezseonun yerine,
bir kısmı orada, geri kalanı da dönünce memlekette olmak üzere oruç
tutun" buyurulmuş olmasıdır. Şu halde hacca giden kişinin kurbanı
gitmeden veya dönünce memleketinde kesmesi caiz değildir. Ya orada
kesecek veya -hayvan bulunmamak, parası olmamak gibi bir imkansızlık
varsa- kurban yerine oruç tutacaktır.
Mekke'de kesilen kurbanların zayi olduğu, heder edildiği, değerlendirilmediği,
böylece büyük bir israfın meydana geldiği belki eskiden, bazı zamanlarda
doğru idi, ama şimdi gerekli tedbirler alınmış, israf önlenmiştir.
Kesilecek bütün kurbanlar için Mina'da yeterli tesisler kurulmuştur.
Tesislerde kesilenkurbanlar soğuk hava depolarına konulmakta, oradan
da bütün dünyada muhtaç olan müslümanlara ulaştırılmaktadır.
Dilerim bu açıklamalardan sonra insaflı ve iyi niyetli olanların kafalarında
oluşan sorular cevap bulmuştur.
Hayrettin KARAMAN