HİCRET
Kureyş
boş durmuyordu. Sık sık toplanarak bu tehlikeden kurtulmak
için planlar yapıyorlardı. En son Ebu Cehil'in fikriyle
her kabileden güçlü, güvenilir, silahlı bir genç seçilecek
ve hep birlikte, aynı anda Muhammed'e (s.a.v.) saldırıp
O'nu öldüreceklerdi. Böylece Beni Hişam, bütün Kureyş
kabileleri ile uğraşamayacak, Kureyş de onların öne sürdüğü
diyeti ödeyecekti.
Peygamber (s.a.v.), Ebu Bekir'in yanına
giderek, Yesrib' e hicret etmeleri için izin çıktığını
ve birlikte gideceklerini söyledi. Sonra da Hz.Ali'yi
kendi yerine bırakarak Yasin suresini okumakta iken dışarı
çıktı. Kapı önünde bekleyen müşrikler, O'nu göremediler,
yanlarından geçip gitti. Sabaha kadar beklediler, Peygamber
(s.a.v.) yerine Ali'yi gördüler ve O'ndan bir iz bulamayarak
kabilelerine geri döndüler.
Peygamber (s.a.v.) ile Ebu Bekir geride
Ali'yi bırakarak Medine'ye doğru yola koyulmuşlardı. Mekkeli
müşrikler durumun sonradan farkına varabildiler ve iki
güzel insanın peşine köpekler gibi düştüler. En son bir
mağaranın yanına geldiklerinde peşlerindekiler iyice yaklaşmıştı.
"Üçüncüleri Allah olan iki kişi" mağaranın içinde,
adamlar mağaranın dışındaydı. Adamların hepsi de kararlı
bir şekilde içeriye girmeye gerek olmadığını, çünkü orada
kimsenin bulunamayacağını söylediler. Daha sonra geldikleri
yoldan geri döndüler. Peygamber ve Ebu Bekir, kalkıp baktıklarında
gördüler ki, mağaranın önünde, sabah orada olmayan bir
akasya ağacı var ve tüm mağara ağzını bir örümcek ağ örerek
kapatmıştı. Yine girişin çukurunda bir güvercin yuva yapmış
ve yumurtası üzerinde oturmaktaydı.
Amr onları Yesrib'e kadar götürecek henüz
Müslüman olmamış, fakat sözüne güvenilir bir rehber getirdi.
Bu adam onları Yesrib'e sadece gerçek bir çöl adamının
bilebileceği yollardan götürecekti.
Günlerce önce, Mekke'de Peygamber'in (s.a.v.)
kaybolduğu ve onu bulana 100 deve ödül verileceği haberi
vahaya ulaşmıştı. Kubalılar her sabah yanlarında başkalarını
da götürerek yola çıkıyor ve O'nu arıyorlardı. Geliş zamanı
gecikmişti. Nihayet o gün geldi. O'nun geldiğini ilk gören
bir Yahudi idi. Komşularından nasıl biri olduğunu öğrenmiş
ve onu hemen tanımıştı. Yahudi bağırarak onların geldiğini
söyledi. Bu çağrıyı duyan kadın ve erkekler evlerinden
fırladılar ve onu selamlamaya koştular. İki gün sonra
Ali de onlara katılmıştı. Karşılayanlar arasında, İranlı
bir ailenin genç yaşta Hıristiyan olmuş oğlu, Selman da
bulunuyordu. O da bunca senedir Peygamber 'i (s.a.v.)
beklemişti.
MEDİNE YOLU
Peygamber,
vahaya 27 Eylül MS. 622, Pazartesi günü ulaştı. Medinelilerin
Peygamber (s.a.v.) Kuba'ya geldiği için sabırsızlandıkları
haberi geldi. Bu yüzden Peygamber (s.a.v.) Kuba'da üç
gün kaldı. Ve ayrılmadan önce İslam'ın ilk camisinin temeli
atıldı. Cuma sabahı Kuba'dan ayrıldı; o ve arkadaşları,
onları bekleyen Hazreçli Beni Salim kabilesiyle namaz
kılmak için Ranuna ovasında durdular. Bu, o zamandan itibaren
yurdu olacak olan ülkede ilk kılınan Cuma namazıydı. Namazdan
sonra Peygamber (s.a.v.), Ebu Bekir (r.a.) ve diğer Kureyşliler
de develerine bindiler ve Medine'ye doğru yola çıktılar.
Hz. Peygamberi karşılamak için bütün halk yola dökülmüştü.
O'nu O'na yakışır bir şekilde coşkuyla karşıladılar. Herkes
O'nu evinde misafir edebilmek için birbiriyle yarışıyordu:
"Buraya buyur ey Allah'ın Resulü, çünkü biz sizleri
koruma gücüne sahibiz." diyorlardı.
Peygamber (sav) ise, devesinin çökeceği
yerde kalacağını söyledi. Kesva isimli deve, boş bir bahçeye
çöktü. Peygamber orayı satın alarak, evlerini oraya yaptılar.
Hz. Peygamber de şahsen bu çalışmaya katıldılar. Ev yapılana
kadar da, Ebu Eyyub 'ün (r.a.) evinde misafir oldu.
Peygamber (s.a.v.) yeni aldığı bahçeye,
bir cami yapılmasını istedi ve cami yapımına hemen başlandı.
Bu arada Medineli Müslümanlara yardımcılar anlamına gelen
Ensar, Mekke'den gelen ve diğer kabilelerden olan Müslümanlara
da Muhacir denilmeye başlandı. O arada Medine'de yaşayan
Yahudiler ve Müslümanlar arasında, eşit statülere sahip
olacakları bir anlaşma imzalandı. Fakat Yahudiler için
bu anlaşma yalnızca politik bir anlam taşıyordu ve Peygamber(sav)
olduğuna inanmıyorlardı.
Evs ve Hazreç arasında İslamiyet hızla yayılmaya
devam ediyordu ve eskiden düşman olan bu iki kabile birleşmişlerdi.
Bunu çekemeyen Yahudiler, sesi güzel birini bularak, onların
savaştıkları zamandan kalma şiirlerini, Evs ve Hazreç
kabilelerinin bir arada bulunduğu bir toplulukta okuttular.
Evsliler kendi şiirlerini, Hazreçliler de kendi şiirlerini
alkışladılar. Sonra birbirlerine hakaret ederek, "Silahlanın,
Silahlanın." demeye başladılar. Peygamber (s.a.v.),
onlara hitaben:"Ey Müslümanlar! Allah, Allah! Cahiliye
devrindeki gibi mi davranacaksınız? Aranızda olmama, Allah’ın
sizi doğru yola ulaştırıp şereflendirmiş olmasına rağmen
hala bunu mu yapıyorsunuz?" dedi. Bunun üzerine ağlayarak
birbirleriyle kucaklaştılar, Peygamber (s.a.v.) ile birlikte
Medine'ye gittiler.
Zamanla İslam'ın tüm emirleri ortaya çıkmıştı.
Namaz, oruç, zekat farz kılınmış, helaller ve haramlar
belirlenmişti. Fakat Müslümanların namaza nasıl çağrılacağı
konusu belli değildi. Sonra Abdullah İbn Zeyd, bir rüya
gördü ve bu rüyayı Peygamber'e (s.a.v.) anlattı: "Üstünde
iki parça kumaştan yeşil elbiseli bir adam yanımdan geçti,
elinde bir nakus (çan) vardı. Ben 'Ey Allah'ın kulu!,
o nakusu bana satar mısın?' dedim.Ne yapacağımı sordu.
'Onunla insanları namaza çağıracağım.' dedim. 'Sana ondan
daha güzel bir yol göstereyim.' dedi.'Allahü Ekber demelisin.'
Bunu dört defa tekrarladı. Sonra da ikişer defa şehadet
kelimelerini okudu." dedi.
Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.):"Bu
gördüğün hak bir rüyadır. Bunu sesi güzel olan Bilal'
e öğret." dedi. Bilal artık her sabah ezanı büyük
bir şevkle okuyordu.
Caminin yapımı tamamlanmak üzere idi. Peygamber
(s.a.v.) bu arada Aişe (r.a.) ile evlendi.
BEDİR SAVAŞI
"Kendilerine
zulmedilmesi dolayısıyla, onlara karşı savaş açılma (müminlere
savaşma) izni verildi. Şüphesiz Allah, onlara yardım etmeye
güç yetirendir. Onlar, yalnızca: 'Rabbimiz Allah'tır'
demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip
çıkarıldılar." (Hacc, 39-40)
Bu vahiy, Peygamber'e (s.a.v.) Medine'ye
ulaştıktan kısa bir süre sonra indi. Peygamber buradaki
iznin emir anlamında olduğunu biliyordu. Yahudilerle yapılan
anlaşmada da, savaş gerekleri belirlenmişti. Başlangıçta
sadece Kureyşlilerin kervanlarına baskın yapılmakla yetinildi.
Müslümanlar, Kureyş ile savaş halindeydiler
ve muhacirler bir Kureyş kervanını izliyorlardı. Şu anda
çok önemli bir karar aşamasındaydılar. Çünkü haram aylardan
sonuncusu olan Receb'in son günüydü, fakat saldırmazlarsa
yarına kadar Mekke'ye ulaşacaklar, böylece haram bölge
ile korunacaklardı. Bir müddet kararsızlıktan sonra saldırmaya
karar verdiler. Ganimet Peygamber'e getirilince O, bunu
kabul etmedi. Haram aylarda savaşmanın yasak olduğunu
söyledi. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu:
"Sana haram olan ay'ı, onda savaşmayı
sorarlar. De ki: Onda savaşmak büyük (bir günahtır). Allah
katında ise, Allah'ın yolundan alıkoymak, onu inkar etmek,
Mescid-i Haram'a (ziyaretçilerin girmelerine) engel olmak
ve halkını oradan çıkarmak daha büyük (bir günahtır).
Fitne ise, katilden beterdir." (Bakara,
217)
Peygamber (sav) bu ayeti söyle yorumladı:
"Haram aylarda savaşmak yine haramdır, fakat bu durum
istisnadır." O Şaban ayında önemli bir ayet daha
nazil oldu:
"Biz, senin yüzünü çok defa göğe doğru, sağa sola
çevirip- durduğunu görüyoruz. Şimdi elbette seni hoşnut
olacağın kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram
yönüne çevir. Her nerede bulunursanız yüzünüzü onun yönüne
çevirin." (Bakara, 114)
Böylece kıble tayin edilmiş oldu.
Peygamber (sav), Muhacir ve Ensardan oluşan
305 kişilik bir ordu kurdu. (Bu arada kızı Rukiyye hasta
olduğu için damadı Osman orduya katılmamıştı.) MS. 623
yılının 17 Martında (Hicretin 2. yılı 17 Ramazan) da iki
ordu karşı karşıya geldi. Orduyu düzene soktu ve elinde
bir okla hem onlara moral verdi, hem de safları düzene
soktu. Kureyşliler dokuz-on bin kişi kadardılar. Kat kat
fazla olmalarına rağmen Allah'ın yardımı görüldü ve melekler
de müminlerin yanında savaştılar. Kafirler büyük bir hezimete
uğradılar ve hala sayıca çok fazla olan sekiz yüz kişilik
orduları kaçmaktan başka çıkar yol bulamadılar. Savaş
sonunda alınan esirler de fidye karşılığında ailelerine
geri verildiler. Savaş Bedir Kuyuları'nın yanında yapıldığı
için bu ismi aldı.
Bu sıralarda Peygamberimiz kızları Rukiyye'yi
kaybetmişlerdi. Savaştan bir süre sonra Peygamberimizin
en küçük kızları ve o zaman yirmi yaşlarında olan Hz.
Fatıma evlilik yaşına gelmişti. Eshabda ona en uygun kişi
Ali'ydi (r.a.) ve Fatıma’yı istemesi hususunda onu teşvik
ettiler. Yapılan sade bir törenle evlendiler.
UHUD SAVAŞI
Yenilgiyi
hazmedemeyen Mekkeli müşrikler bunun intikamını almak
için and içmişlerdi. Muhakkak acısını çıkaracaklardı.Bunun
için üç bin kişilik bir ordu ile Medine'ye doğru yola
çıktı. Orduda Habeşistanlı köle Vahşi de bulunuyordu.
Sahibi eğer Hamza'yı öldürürse onu ödüllendireceğini söylemişti.
Bu konuda çok ustaydı. Bunu duyan Ebu Süfyan'ın karısı
Hind de Hamza'yı öldürdüğünde ona ödül vermeyi vaad etti.
Müslümanlar onların bu düşüncelerini öğrenmekte gecikmediler
ve her iki taraf da savaş hazırlıklarına başladılar. Bu
sırada Fatıma Hasan adında bir erkek çocuğu doğurmuştu.
Savaşın seyri, bir önceki Bedir Savaşı’nda
olduğu gibi Müslümanların lehine ilerliyordu. Peygamber
(s.a.v.), okçularına her ne surette olursa olsun asla
yerlerinden ayrılmamalarını tembihlemişti. Bir ara öyle
bir an gelmişti ki müşrikler kaçacak delik aramaya ve
savaş meydanını terketmeye başladılar. Okçular, ilk saflardaki
arkadaşlarının ganimet kazanmak için giriştikleri çabayı
görebiliyorlardı. Bundan dolayı okçular da savaş alanına
girmek istediler. Liderleri Peygamber'in (s.a.v.) ne olursa
olsun yerlerinden ayrılmamaları gerektiğine dair emrini
hatırlattı. Fakat onlar dinlemediler. "Savaş bitti
ve kafirler kaçtı" dediler.
O zamana kadar Mekke ordusunun süvarileri
hiçbir işe yaramamışlardı. Fakat Halid o anda karşı tarafta
neler olduğunu farketti ve hemen bütün adamlarını okçuların
bulunduğu yere yöneltti. Bu andan itibaren savaş müşriklerin
lehine döndü. Öyle bir noktaya gelindi ki, artık kaçan
kafirlerden bir kısmı da gelip müminlere arkadan saldırıyorlardı.
Savaş naraları birden bire değişti ve Kureyşlilerin "Ey
Hubel! Ey Uzza!" sesleri alanı doldurdu. Müslümanlar
büyük kayıp verdiler. Sağ kalanlar da geri çekiliyorlardı.
Müslümanlar geriye çekildikçe kalabalık da tepeye doğru
yaklaşıyordu. Fakat cansiperâne bir şekilde Peygamber
(sav)'i korumaya çalışıyorlardı.
Savaşta Peygamberimizin amcası Hz. Hamza
(r.a.), Vahşi tarafından şehit edildi. Savaştan sonra
Vahşi meydana tekrar gelip Hz.Hamza'nın karnını yarıp
karaciğerini çıkarmıştı. Bunu Hind'e götürüp verdi. Karşılığında
da ganimetlerden Hind'e düşen payın tümünü aldı. Ciğeri
eline alan Hind, bir parça ısırıp, çiğneyerek yuttu. Sonra
da cesedin yanına giderek cesedi parçaladı. Diğer kadınları
da bu şekilde yapmaları konusunda teşvik etti. Savaşta
Peygamber de (s.a.v.) yaralandı. Bu savaşın Müslümanlara
bıraktığı en önemli ders, her ne şekilde olursa olsun
emirlere itaatsizliğin kazanılmak üzere olan bir savaşı
kaybettireceği gerçeğidir.
HENDEK
Hayber'e
yerlesen Beni Nadir Yahudileri, kaybettikleri toprakları
tekrar kazanmaya kararlıydılar. Ümitleri, Kureyş'in Peygamber
(s.a.v.) üzerine düzenleyeceği son ve büyük saldırıda
yoğunlaşıyordu. İslam'ın beşinci yılının sonlarına doğru
-MS 627'nin başları- bu hazırlıklar, Huyay ve Hayber'deki
diğer birkaç Yahudi liderinin Mekke'yi ziyaret etmesiyle
karara bağlandı. Ebu Süfyan'a "Muhammed'i ortadan
kaldırmada seninleyiz" dediler.
Anlaşan taraflar plan hazırlamaya koyuldular.
Yahudiler, Medine'den hoşlanmayan tüm Necd kabilelerini
ayaklandırma görevini üzerlerine almışlardı. Beni Gatafan
da onlara katılacaktı.
Kureyş ve müttefikleri toplam dört bin kişiyi
buluyordu. Müslümanlar Uhud'da üç bin kişiydiler, şimdi
ise sayıları on bini bulmuştu. Planlarına uygun yola çıktılar.
Peygamber (s.a.v.) durumu haber aldığında hazırlanmak
için sadece bir haftası kalmıştı. İstişare toplantısı
yapıp nasıl bir strateji izleyeceklerine karar verdiler.
Toplantıda Selman-ı Farisi'nin önerisi kabul edilmişti.
Selman önerisini şöyle dile getirmişti: "Ey Allah'ın
Resulü, biz İran'dayken atlıların saldırısından korktuğumuzda
etrafımıza hendek kazardık. Şimdi de etrafımıza hendek
kazalım." Herkes Uhud'daki stratejiyi tekrarlamak
istemediği için Selman'ın önerisini kabul etti. Hendeğin
yapımı toplam altı gün sürmüştü. Kazılan hendeklerin derinlik
ve genişliklerini Selman biliyordu. Yahudiler de anlaşmanın
bozulmaması taraftarı oldukları için, kazma kürek ve çapalarını
ödünç verdiler. Savaş başladığında Müslümanlar soğuk ve
nemli bir hava ve kıtlıkla karşı karşıya gelip daha önce
hiç düşünmedikleri kadar büyük bir zayıflığa kapıldılar.
Hendeğin bitmesine az bir zaman kala Kureyş
ordusu yaklaşmıştı. Kadınlar ve çocuklar, kalelere yerleştirilmişti.
Müminler de şehrin dışında kamp kurdular.
Ebu Süfyan müşrik ordusunun başındaydı.
Düşman da şehir dışında kamp kurmuştu, cesaretleri arttı.
Bu bir meydan muharebesi olacaktı. Kendi sayıları çok
fazla olduğu için onları rahatlıkla yenebilirlerdi. Fakat
biraz daha yaklaştıklarında geniş ve derin hendeği görünce
şaşırdılar. Karşıya geçmeleri imkansızdı. Bu yüzden karşılıklı
ok yağmuru başladı. Müslümanların komşusu, anlaşmalı oldukları
Beni Kurayza Yahudileri onlar yardım etmişti. Müşrikler
şimdi onları da kendi taraflarına geçmeleri için ikna
etmeye karar verdiler. Onlarla görüşmeye giden Beni Kurayza
Huyay'dan oldum olası korkardı. Yaptığı konuşmayla şefleri
Ka'b İbn Esed'i ikna etti. O da anlaşma metnini yırttı.
Onlar, Kureyş'in zaferinden emindiler ve Müslümanlara
savaş açtılar. Savaş hala karşılıklı ok atışlarıyla devam
ediyordu. Günler süren kuşatmadan sonra hendeğin en dar
yerindeki korumalar nöbetlerden yorgun şekildeydiler.
Müşrikler bundan yararlanmak istediler. Üç kişi birlikte
atlarını sürdüler, tam o sırada Hz. Ali orayı korumak
için geldi ve onlardan Amr'i öldürdü. Müşrikler de hendeğin
aşılabileceğini anlayıp bazı noktalara asker yığdılar.
"Ey iman edenler, Allah'ın sizin üzerinizdeki
nimetini hatırlayın. Hani size ordular yönelip gelmişti,
böylece biz de onların üzerine, bir rüzgar ve sizin görmediğiniz
ordular göndermiştik." ayetinin müjdesiyle savaş
Bedir gibi Müslümanların zaferiyle sonuçlandı.
Sonra aynı 3000 kişilik İslam ordusu anlaşmayı
bozmuş olan Beni Kurayza Yahudilerine giderek kalelerini
kuşattı.
APAÇIK BİR
ZAFER
Müslümanlar
Mekke'ye girmek ve Kabe'yi ziyaret etmek istiyorlar, buna
karşılık Kureyşliler bu isteğin gerçekleşmesine engel
olmaya çalışıyorlardı. Kureyşliler Süheyl'i ve yanıda
birkaç kişi bir anlaşa imzalamak üzere gönderdiler. Peygamber'le
(s.a.v.) tartıştılar. Sahabe dışarıdan onların sesinin
yükselip alçalmasını dinleyerek, anlaşıp anlaşmadıklarını
anlamaya çalışıyordu. Sonunda bir anlaşmaya vardılar.
Kureyşliler anlaşma metnine besmele ve "Allah'ın
Resulü" ibaresini koydurmadılar. Anlaşma metni şöyle
devam etti:
"Onlar on yıl boyunca savaş yükünü
kaldırdılar. Bu süre içinde insanlar güvenlikte olacak
ve birbirlerine saldırmayacaklar. Şu şartla ki, velisinin
izni olmadan Kureyş'ten Muhammed'e (s.a.v.) gelen kişiyi,
Muhammed (s.a.v.) geri gönderecek; fakat Muhammed'le (s.a.v.)
birlikte olanlardan biri Kureyş'e sığınırsa o geri gönderilmeyecek.
İhanet ve kaçamak yapılmayacak. Kim Muhammed'in tarafına
geçmek isterse geçebilir, kim de Kureyş'in tarafına geçmek
isterse geçebilir." Her iki taraf da anlaşmayı karşılıklı
olarak kabul ettiklerini beyan ettikten sonra, iki kabilenin
reisi de imzaladı. Antlaşma şu cümlelerle bitiyordu: "Sen,
Muhammed, bu yıl bizden ayrılacaksın ve biz orada bulunduğumuz
sürece Mekke'ye girmeyeceksin. Fakat gelecek yıl biz Mekke'den
çıkacağız ve sen arkadaşlarınla gireceksin. Orada üç gün
kalacaksınız, yolcu silahlarından başka silah taşımayacaksınız
ve kılıçlarınız kınında olacak."
Anlaşma Müslümanların aleyhine görünüyordu.
Bu durum Müslümanlar arasında sıkıntıya neden oldu. Fakat
Peygamber (sav), sabretmeleri gerektiğini ve kendilerine
apaçık bir zaferin vaad edildiğini müjdeleyerek kalblerini
teskin etti.
HAYBER
Hayber,
Yahudilerin yaşadığı ve İslamiyet için büyük bir tehlike
teşkil eden bir şehir idi. Çünkü liderleri Gatafan sürekli
Kureyşlileri onlara karşı kışkırtıyordu ve Medine'ye düşmandı.
Bu yönde bir girişimde bulunulması gerekliydi. Çünkü bir
süre önce gelen bir vahiydeki yakın ve ganimetleri bol
zaferin Hayber'in fethi anlamına geldiğine emindi. Böyle
bir fetihte, bedevilere görev verilmemeliydi, çünkü vahiy
onların maddi kaygılarla sefere katıldığını söylüyordu.Bu
da Müslümanların nispeten daha az olması demekti.
Bu olay duyulduğunda kimse inanamadı. Hayber'in
aşılmaz bir kale olduğunu herkes biliyordu. Hayber de
buna inanmadı ve müttefiklerine haber vermedi. Ancak haber
gelince şefleri Kinane, Gatafan'a giderek dört bin kişilik
asker yardımı aldı. Böylece on bin kişi oluyorlardı. Müslümanlar
ise sadece altı yüz kişiydi.
Bu sırada, Medine halkı çok fakirdi. Ve
bir çoğunun ailelerine bırakacak bir şeyi yoktu. Peygamber
onlara: "Siz gerçekten fakirsiniz. Fakat nefsimi
kudret elinde tutana yemin olsun ki, bir müddet daha yaşarsanız
bolluk içinde yaşayıp ailelerinizi de bolluk içinde yaşatacaksınız.
Bir yığın dirhem ve paraya sahip olacaksınız ve bu sizin
için hiç de iyi olmayacak."dedi.
Seferde iken orduyu durdurup güzel sesli
İbn el-Ekva'ya (r.a.) şarkılar söylettirdi ve kederli
bir hava oluştu .Şarkı sonunda Peygamber ona: "Allah
sana rahmet eylesin."dedi. Bu, onun şehit olacağı
anlamına geliyordu.
Şehre gece karanlığında ve çok sessizce
yaklaşmışlardı. Sabah namazını da sessizce kıldılar. Güneş
yükseldiğinde karşılarında sessiz bir orduyla karşılaşan
Hayber halkı çok şaşkındı. "Muhammed ve ordusu"
diyerek şehre kaçıştılar. Hz. Muhammed (sav), Allahu Ekber
dedi ve zafer dolu bir sesle "Hayber harap oldu."
sözlerini ekledi. Daha sonra Allah'ın onları cezalandıracağını
haber veren bir ayet okudu.
Hayberliler surlarının sağlamlılığına güveniyorlardı.
Oysa en zayıf noktaları, birlikten yoksun olmalarıydı.
Karşılarındaki, küçük ama birlik içindeki orduyla savaşmak
onlar için bir şanssızlıktı.
Müslümanlar, ilk gün küçük bir grupla en
yakın kaleye saldırdılar. Bu bir taktik idi. Yaralananlar
için de kampın gerisinde bulunan kadınlar görev alıyorlardı.
Sabırla hareket ediyorlardı. Fakat altı gün boyunca bir
değişiklik olmamıştı. Son gece bir casusu yakalamışlar
ve o da (ailesine ve mallarına dokunulmaması karşılığında)
kaleler hakkında bilgi vermişti. İlk önce en az korunan
ve güçlü bir savaş aletine sahip bir kaleye saldırmalarını
önerdi. Ertesi gün Müslümanlar kaleyi ele geçirdiler.
Kendi savaş aletlerini buraya çıkardılar. Böylece diğer
zayıf kaleleri teker teker düşürdüler."
"Beni Gatafan nerede?" sorusu
Hayber'de sıkça sorulan bir soruydu. Gatfanlilar gerçekten
yola çıkmışlardı. Bir günlük yol bitince, nerden geldiğini
anlayamadıkları: "Halkınız! Halkınız! Halkınız!"
şeklindeki sesi üç kez arka arkaya duydular. Ailelerinin
tehlikede olduklarını düşünerek, geri döndüler. Her şeyin
yerli yerinde olduğunu gördüler. Bir bakıma, düşmanın
yenilmesinde payları olamayacak kadar geç kaldıklarını
düşünerek ikinci kez yola çıkmayı göze alamadılar.
Hayber'deki en güçlü kalelerden biri Zübeyr
Hisarı denilen kaleydi. Diğer kalelerden kaçanların çoğu
bu kaleye sığınmışlardı. Kale üç gün kuşatma altında tutuldu.
Günün sonunda diğer kalelerden gelen bir Yahudi, onlara
kaleyi sonsuza dek koruyacak kaynak bulunduğunu, eğer
kendisi ve ailesi garanti altına alınırsa bu sırrı onlara
açıklamayı teklif etti. Bu sır kalenin altından su geçiyor
olmasıydı. Müslümanlar bu kaynağı engelleyerek onları
susuz bıraktılar. Şiddetli bir çarpışmadan sonra kaleyi
aldılar.
Son kale Kâmus kalmıştı. Bu kale, güçlü
ve zengin Kinane ailesine aitti. Yardım gelmemesi en çok
onları hayal kırıklığına uğratmıştı. On dört gün direndiler.
Sonra Peygamber'in Kinane ile konuşma isteği üzerine görüşmeye
karar verildi. Görüşmeler sonucunda, Yahudilerin Hayber'i
ve tüm mallarını Müslümanlara bırakıp gitmeleri şartıyla
onlara ve ailelerine bir şey yapılmamasına ve esir alınmamasına
karar verildi. Fakat kısa bir süre sonra hem Müslümanlar
hem de Yahudiler malların büyük kısmının gizlenmiş olduğunu
farkettiler. Medine'den getirilen o meşhur Beni Nadir
serveti nerdeydi ? Peygamber (sav) bunu Kinane'ye sordu.
O da mallarının çoğunu sattıklarını ve mallarının azaldığını
söyledi. Yahudiler onun yalan söylediğini biliyorlardı.
Bir Peygamber karşısında olduklarına artık inanmışlardı
ve onun yalan söylediğinin anlaşılacağından korkuyorlardı.
Kinane'nin en sevdiği adamları ona hiçbir şey gizlememesi
için yalvardılar. O ise onları tersledi. Ertesi gün hazinenin
varlığı ortaya çıkmıştı. Kinane ve ona yardım eden kuzeni
ölüm cezasına çarptırıldılar. Ailesi de esir alındı.
Bundan sonra diğer iki kale kendiliklerinden
teslim oldular. Hayber Yahudileri toplanıp bir karara
vardılar. Çiftçilikten iyi anladıklarını söyleyip hasat
parasının yarısını vergi olarak verip Hayber'de kalmak
isteyeceklerdi. Peygamber bunu kabul etti. O sırada Müslümanların
kuzey doğudaki zengin vaha olan Fedek'e sefer düzenleyecekleri
söylentisi çıktı. Fedek Yahudileri Hayber'e uygulanan
şartlarla teslim olmak istedikleri haberini gönderdiler.
Böylece Fedek de, savaş yapılmadan kazanılmış oldu.
MEKKE'NİN
FETHİ
Hudeybiye
anlaşmasına rağmen, Bekr kabilesinden bir grup, Huzaa
kabilesi ile aralarında varolan kan davasını sürdürüyorlardı.
Huzaa kabilesinin Beni Kab kolu, derhal Medine'ye giderek
Peygamber'den yardım istediler. Mekke anlaşmayı bozmuştu.
Bu defa da korktukları için Ebû Süfyan'ı
elçi olarak, Peygamber'e gönderdiler. Ebu Süfyan'ın kızı
Ümmü Habibe Peygamber'in hanımıydı. Önce onun evine gitti.
Fakat kızı ona iltifat etmedi. Sahabilere gitti. Onlar
da ancak Peygamber'in izin verdigi ölçüde onu himaye edebileceklerini
söylediler. Ebu Süfyan en son olarak akrabası olan Hz.Ali'nin
yanına gitti. O da:"Yazıklar olsun sana Ebu Süfyan.
Allah'ın Resûlü senin teklifini geri çevirmeye karar verdi.
Hiç kimse onun aleyhinde olduğu bir konu hakkında olumlu
bir ricada bulunamaz." dedi.
Ebu Süfyan son olarak Mescid'e giderek yüksek
sesle "Ben insanlara tek tek himaye veriyorum. Muhammed'in
de beni onaylayacağını umuyorum." dedi. Peygamber
(sav): "Bu senin düşüncen." dedi ve sefer hazırlıklarına
başlanmasını emretti. Ebu Süfyan üzüntüyle Mekke'ye geri
döndü. Tehlikenin yakınlığını gören Kureyş, Ebu Süfyan'ı
tekrar gönderdi. Tekrar gittiği zaman onlar Mekke’ye yaklaşmışlardı.
Ebu Süfyan anlaşmayı yenilemelerini istedi. Peygamber
de anlaşmayı bozanın onlar olduğunu söyledi ve onun Müslüman
olmasını istedi.O da Müslüman oldu ve kendi evine sığınanların
güvenliği konusunda garanti alarak Mekke'ye geri döndü.
Ebu Süfyan, Mekke'ye ulaşınca herkesin onun
evine gelmesini, ancak bu şekilde güvencede olacaklarını
anlattı. Onlar: "Allah seni kahretsin. Senin evin
bizi alır mı?" dediler. Kalabalık dağılarak kimi
kendi evine, kimi Mescid'e girdi. Ordu şehirden fazla
uzak olmayan Zu Tuva'da kamp kurdu. Bir sene önce umre
için 3 günlük izin almış ve hiç kimseyle karşılaşmamışlardı.
Şimdi de o zamanki gibi bomboştu. Ama artık süre sınırlaması
yoktu.
Peygamber (sav) orduyu düzenledi. Sonra
şehre girdi. Kureyş'ten sadece birkaç kişi ( İkrime, Safvan
ve Süheyl), Kureyş'ten ve müttefikleri Bekr ve Huday kabilelerinden
küçük bir grup asker toplamışlardı.
Dövüşmeye kararlıydılar. Müslümanların ilk
grubu olan Halid'in şehre girmek üzere yaklaştığını görünce
onlara saldırdılar. Fakat Halid ile baş edemeyeceklerini
anlayarak kaçtılar.
Peygamber geçitten şehre girerken çatışma
çoktan sona ermişti. Şehirde ilerlerken yanındakilere:"
Hiç bir eve girmeyeceğim." dedi. Amcasının kızı Ümmü
Hani'nin evine giderek, gusül abdesti aldı ve sekiz rekat
namaz kıldı. Bir saat kadar da dinlendi. Sonra kılıcını
kuşanarak Hz.Ebu Bekir ile birlikte Mescid'e gittiler.
Kabe'nin güney-doğu köşesindeki Hacerü'l Esved'e dokundu.
Yanındakiler tekbir getirmeye başladılar. Allahu Ekber
sesleri, Kabe ve tüm Mekke'de yankılanıyordu. Sonra Kabe'yi
tavaf etti. Putlara yönelerek şu ayeti okudu: "Hak
geldi, batıl yok oldu. Kuşku yok, batıl yok olucudur."
(İsra, 81)
Sonra putların hepsini yüz üstü düşürdü
ve Kabe'nin anahtarını Abdu'd Dar kabilesinden Osman'a
verdi. Kabe'nin önündeyken :"Vaadinde duran, kuluna
yardım eden ve kabileleri bir araya getiren Allah'a hamdolsun."
dedi. Oradan çıkıp Safa tepesine çekildi. Orada daha önce
kendisine düşman olup, şimdi biat etmek isteyen kadınlı
erkekli bir grupla karşılaştı. Yüzlerce kişi vardı.
HUNEYN
SAVAŞI VE TAİF KUŞATMASI
Peygamber'in
(s.a.v.), Mekke üzerine yaptığı son ve kesin harekete
rağmen Havazinliler kuvvetlerini artırmayı durdurmadılar.
O'nun Mekke'yi fethetme ve tüm putları kırma haberi de
onların düşüncelerini değiştirmeye yetmemişti. Kendi tanrıçaları
Lat ve bir eşi olan Uzza'nın kırılması onları alarma geçirmişti.
Mekke'nin fethinden üç hafta sonra yaklaşık yirmi bin
kişilik bir ordu topladılar.
Peygamber (s.a.v.), Mekke'nin başına güvendiği
bir adamı bırakarak, Kureyşli iki bin kişinin de katılmasıyla
kalabalıklaşan ordusuyla birlikte yola çıktı. Kureyşlilerin
çoğu Peygamber'e biat etmelerine rağmen, bir kısmı hala
biat etmemişti. Onlar da Mekke'yi Havazinlilere karşı
korumak için katılmışlardı. Henüz Müslüman olmamış Safvan'ın
verdiği 100 zırh ve silah bir o kadar da deve ile birlikte
sefere devam ettiler.
Onlara karşı hazırlanan Havazin kabileleri
Sakif, Nasr, Cüsem ve Sa'd İbn Bekr idi. Bu topluluğa
genç olmasına rağmen, gücü ve yöneticiliğiyle ün yapan
otuz yaşlarında olan Nasrlı Malik kumanda ediyordu. Malik,
karşı çıkılmasına rağmen kadın ve çocukların da ordunun
arkasından getirilmesini emretmişti. Böylelikle askerler
daha gayretle çarpışacaklardı.
Malik, Mekke ordusu hakkında bilgi almak
için üç gözcü göndermişti. Fakat üçü de çok kısa süre
sonra korkudan dizleri titreyerek ve konuşamayacak kadar
dehşet içinde geri döndüler. Bir tanesi:"Ala atlar
üzerinde beyaz adamlar gördük. Ve bir anda gördüğünüz
hale geldik." dedi. Bir diğeri: "Bunlar dünya
insanları değil, sema insanları. Tavsiyemize uyun ve geri
çekilin. Çünkü adamlarınız bizim gördüklerimizi görürlerse
bizim gibi olurlar." dedi. Malik: "Utanın. Siz
buradaki en korkak kişilersiniz." diyerek ordunun
onları görüp etkilenmemeleri için uzak bir yere yerleştirilmelerini
emretti. Malik, kendisine yapılan tavsiyeleri dinlemeyerek,
karanlıkta, düşman yolu üzerindeki, Huneyn vadisine doğru
ilerleme emri verdi. Ordunun bir kısmını düşmanların rahatça
gözlenebileceği vadi yataklarına, geri kalanları da vadinin
tepesindeki yolun üstüne yerleştirdi.
Peygamber (s.a.v.) o gece vadinin ucuna
yakın yerde kamp kurdu. Sabah namazını kıldıktan sonra
adamlarına, sabırlı olurlarsa davayı kazanacaklarını müjdeleyerek
yola çıkma emri verdi. Hava o gün çok puslu olduğu için
vadi yatağı hala karanlıktı. Ordu vadiye doğru ilerlemeye
devam ederken, Malik'in birden emir vermesiyle Havazinli
süvariler birden ve vahşice Müslümanlara saldırdılar.
Arkalarındaki grup da hızla geri çekilmeye başladı. Peygamber,
Ebu Bekir ve yanındakiler ise güvenli bir yere sığındılar.
Peygamber yüz kadar kişiyi yanına toparlayarak, onları
geçide dağıttı. Bu şekilde birden bire düşman saldırısını
kontrol altına aldılar.
Düşman yeni bir saldırıya hazırlanıyordu.
Peygamber (s.a.v.): "Allah'ım, senden vaadini yerine
getirmeni istiyorum." diye dua etti. Daha sonra da
bir avuç çakıl taşını düşmanın yüzüne doğru fırlattı.
Ve görünürde hiç bir neden olmamasına rağmen savaşın akışı
değişti. Şimdi, müminlerin biraz önce yaşadıkları yenilgiyi
düşman yaşıyordu. Düşman büyük bir bozguna uğramıştı.
Malik önceleri cesurca döğüştü, sonra Sakifilerle birlikte
surlarla çevrili Taif'e çekildi.
Savaş sonucunda, arka saflardaki kadın ve
çocuklar esir alındı. Ganimetler ve esirler Cirane Vadisi’ne
gönderildi. Esirler arasında Peygamber'in süt kız kardeşi
Şeyma da bulunuyordu. Müslüman olarak kabilesine geri
döndü. Peygamber de ordusuyla Taif'e doğru yola çıktı.
20 gün kadar süren kuşatmadan sonra, birkaç kişinin Müslüman
olmasından başka bir şey elde edememişlerdi. Bunun üzerine
Peygamber (s.a.v.), kuşatmanın kaldırılması emrini verdi."Allahım,
sen Sakiflilere hidayet ver." diye dua etti.
VEDA HACCI
Peygamber,
Medine'de iken Ramazan ayı ortalarında on gün kadar Mescid'de
itikaf etmeyi adet haline getirmişti. O sene ise yirmi
günü itikafta geçirdi. Hicretin on birinci senesiydi.
O sene Cebrail geldiğinde Peygamberimize, Kuran-ı Kerim'i
baştan sona iki defa okudu. Halbuki önceleri bir defa
okurdu. Cebrail Nasr suresini okuduktan sonra: "Ya
Cebrail, ölümümün yaklaştığını hissediyorum."dedi.
O sene hacca peygamberin öncülük edeceği
duyuruldu. Bu yüzden her yerden insanlar, Peygamberimizle
hac yapabilmek için akın akın gelmeye başladılar. Bu Hac,
yüzyıllardır yapılan haclara benzemeyecek, hacıların tümü
tek Allah'a inanan kimselerden oluşacak ve hiçbir putperest
Kutsal Ev'i kirletemeyecekti. Ayın sonuna doğru peygamber,
otuz bin kadın ve erkeğin başında Medine'den yola çıktı.
Ayrılışının onuncu gününde vadiye inmeye başladılar. Peygamber
Kabe'yi gördüğünde sağ elini yukarı doğru açıp dua etti:
"Allah'ım bu evin insanlardan gördüğü saygı, lütuf,
bağlılık ve rahmeti artır. "Mescide girdi, tavaf
ettikten sonra İbrahim makamında namaz kıldı. Sonra Safa
ve Merve arasında yedi defa gidip geldi. Yanındakiler
her gittiği yerde okuduğu duaları ezberlemeye çalışıyorlardı.
Peygamber (s.a.v.) tüm kabilelere, Veda Hutbesi'ni verdi.
SEÇİM
Peygamber
hacdan döndükten sonra, çeşitli karışıklıklar yaşanmaya
başlamıştı. Bir yıl önce Müslüman olmuş Yemameli, Beni
Hanife kabilesinden; Müseyleme adlı bir kişi çıkmış, kendisinin
peygamber olduğunu iddia ediyordu. Bir süre sonra, Müseyleme'nin
kabilesinden iki kişi Peygamberimize gelerek: "Allah'ın
Resulü Müseyleme' den Allah'ın Resulü Muhammed'e selam
üzerine olsun! Otoriteyi seninle paylaşma görevi bana
verildi. Dünyanın yarısı bizim diğer yarısı da günahkar
olmalarına rağmen Kureyşlilerin." şeklinde yazılı
mektubu getirdi. Peygamberimiz onlara bu konuda ne düşündüklerini
sordu. Onlar da ayni fikirde olduklarını söyleyince Resul:
"Vallahi, eğer elçiler öldürülmez diye bir kural
olmasaydı, sizin başınızı keserdim." Sonra Müsyleme'ye
hitaben bir mektup yazarak elçilerle gönderdi: "
Allah'ın Resulü Muhammed'den, yalancı peygamber Müsyleme'ye.
Selam, doğru yolda olanların üstüne olsun. Gerçekte yeryüzü
Allah'ındır, O, kullarından dilediğine onu miras bırakır,
işin sonu Allah'tan korkanların lehinedir.
Bu sırada ortaya çıkan yalancı peygamberlerden
biri, Beni Esed'in başkanı Tuleybe, diğeri de Yemenli
Kab Bin Esved'di. Yemenli bir süre bölgesinde etkili oldu.
Fakat bir süre sonra gurur ve kibiri yüzünden taraftarları
da ona karşı çıkıp, öldürdüler. Tuleyhe de en sonunda
dize getirilerek İslam'ın en güçlülerinden biri oldu.
Müseyleme de aylar sonra Vahşi'nin attığı bir mızrakla
öldü. Bunlar İslamiyet için potansiyel bir tehlike oluşturmuştu.
Sace isimli bir kadın da, kadın peygamber olduğunu iddia
ediyordu. Fakat Peygamberimiz (s.a.v.) bunlarla uğraşmak
istemiyor, kuzeydeki Mute yenilgisini düşünüyordu. Zeyd
savaşta şehid olmuştu. Buna bir karşılık verilmeliydi.
Bu yeni ordunun kumandanlığına Zeyd'in oğlu Üsame getirildi.
Peygamberimiz sık sık cenneti tasvir ediyordu.
Bu yüzden ölümden çok sık bahsediyordu. Bir gün başı hiç
ağrımadığı bir şekilde ağrımıştı. Fakat yine de mescide
gitti. Namazdan sonra minbere çıkıp son defa yapıyormuş
gibi Uhut şehitlerine rahmet diledi. Daha sonra: "Allah'ın
kulları arasında bir kul var ki, Allah onu dünya ile kendisi
arasında bir seçim yapması konusunda serbest bıraktı.
O da Allah'ı seçti. Bunun üzerine Ebu Bekir -Peygamberimizin
kendisini kastettiğini anlayarak- ağlamaya başladı. Peygamberimiz
de ağlamamasını söyleyerek "Ey insanlar, insanlar
arasında arkadaşlığı ile en lütufkar olan kişi Ebu Bekir'dir."
Minberden inmeden önce şöyle dedi: "Ben sizden önce
gidiyorum ve şahidinizim. Sizinle şimdi şu durduğum yerden
gördüğüm havuzda buluşacağım. Sizin Allah'ın yanında başka
ilahlar edineceğinizden korkmuyorum. Sizin için bu dünyadan
korkuyorum, ola ki dünyevi şeyler için birbirinize rekabet
edersiniz."
Mescidden çıkınca Aişe'nin yanına gitti.
Peygamberimizin yüzünde ölümcül hastalığın izleri görülüyordu.
Hastalığı öylesine artmıştı ki namazı ancak oturarak kıldırabiliyordu.
Bir sonraki namaz vaktinde oturabilmesine rağmen namazı
kıldıramayacağını hissetti. Hanımlarına: "Ebu Bekir'e
namazlarda imamlık etmesini söyleyin." dedi. Hz.
Aişe buna karşı çıkarak babasının duygulu bir adam olduğunu,
bu işi başkasının yapmasının daha uygun olacağını söyledi.
Diğer hanımlarının da Hz. Aişe gibi konuşmasına rağmen
o, ısrar ederek namazı Ebu Bekir'in kıldırmasını istedi.
Hz.Muhammed, çok acı çekiyordu. Acının çok
ağırlaştığı bir anda karısı Safiye (r.a.) ona: "Ey
Allah'ın peygamberi, senin çektiğini keşke ben çekseydim!
dedi.
Hicret'in on birinci yılının Rebiulevvel
ayı Pazartesi günü Peygamber'in ateşi düştü ve çok güçsüz
olmasına rağmen Mescid'e gitti. O, gittiğinde namaz başlamıştı
ve müminler öyle sevindiler ki neredeyse namazdan çıkacaklardı.
Fakat, Resul-i Ekrem, devam etmelerini işaret etti. Onlardaki
takvayı görerek sevinçle yüzü parladı. Ebu Bekir onun
namaza devam etmesini istedi. Peygamber (s.a.v.) ise onun
arkasında namaz kıldı.
Müminler Peygamber'in (s.a.v.) iyileşmiş
olduğunu düşünüyorlardı. Oysa ki, O, namazdan sonra odasına
çekilmiş, güçsüz bir şekilde Aişe'nin (r.a.) kucağında
yatmakta idi. Bir süre kendini kaybetti. Sonra gözlerini
açarak: "Cennette buluşmak üzere." dedi.
"Allah'ın kendilerine nimet verdiği
Peygamberler, doğrular( ve doğrulayanlar) şehitler ve
salihler beraberdir. Ne iyi arkadaştırlar onlar."
(Nisa, 69)
Sonra, onun tekrar: "Allah'ım, cennette
buluşmak üzere." dediğini duydu. Bunlar son kelimeler
oldu.
CENAZENİN
GÖMÜLMESİ VE HİLAFET
İlk
olarak Abbas'ın dikkatini çeken bazı belirtileri, bir
süre sonra diğerleri de farkettiler. Hz. Muhammed vefat
etmeden önce, seferdeki orduya Peygamber'in durumunu iletilmişti.
İçinde Ömer'in de bulunduğu Ashab' dan bir çok kişi; şehre
geldiklerinde vefatın gerçekleştiğini duydular. Ömer (r.a.)
bunu reddetti. İnsanlara, O'nun sadece ruhen yok olduğunu
geri geleceğini anlatıyordu. O sırada gelen Hz.Ebu Bekir
(r.a.): "Yavaş ol Ömer!" dedi. Allah'a hamd
ettikten sonra söyle dedi: "Ey insanlar, kim Muhammed'e
tapıyor idiyse - gerçekten Muhammed ölmüştür; kim de Allah'a
tapıyor idiyse -gerçekten Allah diridir ve ölmez."
Sonra şu ayeti okudu.
"Muhammed yalnızca bir Peygamberdir.
Ondan önce nice Peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o
ölürse ya da öldürülürse siz topuklarınız üzerinde gerisin
geriye mi döneceksiniz? İki topuğu üzerinde gerisin geri
dönen kimse, Allah'a kesinlikle zarar veremez. Allah,
şükredenleri pek yakında ödüllendirecektir." (Âl-i
İmran: 144)
Ebu Bekir herkesi sakinleştirmişti. Ömer
de Allah'ın Resulünün öldüğüne artık inanmıştı.
İslam topluluğunun başına kimin geçeceğini
tartışmak için bir toplantı düzenlenecekti. Bu toplantıda
Ebu Bekir, Ömer gibi Ensar ve Muhacirler bulunacaktı.
Ensar'dan biri konuşuyordu. Muhacirleri de biraz övmesine
rağmen, Ensar'ı överek göklere çıkarıyordu. O konuşmasını
bitirince Hz. Ebu Bekir, kesin bir dille konuşmaya başladı.
Ensarın önemini kabul ettiğini, fakat İslam'ın Arabistan'da
yayıldığını ve Arapların Kureyş'ten başka birinin otoritesini
kabul etmeyeceğini, çünkü tüm Araplar nezdinde Kureyş'in
eşsiz bir yeri olduğunu belirtti. Konuşmanın sonunda Ebu
Ubeyde ve Ömer'in ellerinden tutarak, "İki adamdan
birisini öneriyorum. Hangisini dilerseniz ona biat edin."
dedi. Ensardan biri kalkarak iki otoritenin olması gerektiğinden
bahsetti.Yeni başlayan tartışmayı Ömer (r.a.) şu sözlerle
durdurdu:" Ey Ensar, Allah Resulünün, namazlarda
imamlık yapma görevini Ebu Bekir'e verdiğini bilmiyor
musunuz?" "Biliyoruz "dediler. " Peki
aranızda kim onun önüne geçmek istiyor?" dedi. "Allah
korusun, onun önüne geçemeyiz." dediler. Bunun üzerine
Ömer, Ebu Bekir'in elini tutarak ona biat etti. Sad hariç
orada bulunanlar da Ebu Bekir'e biat ettiler. Sad hiçbir
zaman biat etmedi
Ertesi gün sabah Ebu Bekir namazı kıldırmadan
evvel minbere oturdu. Ömer ayağa kalkarak Ebu Bekir’e
biat etmeleri gerektiğini söyleyerek onu şöyle tanımladı:
"Sizin en iyiniz, Allah Resulünün arkadaşı; ' İkisi
mağarada oturduklarında, ikinin ikincisi' (Tevbe,
40) " Tüm cemaat bir ağızdan ona bağlılık
yemini ettiler.
Ebu Bekir Allah'a hamd ederek söze başladı:
"Sizin en iyiniz olmadığım halde, üzerinize hakim
oldum. Doğru yaparsam bana yardım edin, yanlış yaparsam
beni doğrultun. Ben Allah ve Resulüne itaat ettiğim sürece
bana itaat edin. Fakat ben onlara itaat etmezsem siz de
bana itaat etmeyin. Namaza kalkın Allah size merhamet
eylesin." Namazdan sonra, Peygamberi (s.a.v.) gömmeye
hazırlamak gerektiğine karar verdiler. Bunun nasıl olacağı
konusunda anlaşmazlığa düştüler. Allah Hz. Ali'ye uyuklama
verdi ve rüyasında Resulullah, ona kendisini elbiseleriyle
yıkamalarını söyledi. O'nu yıkadılar. O gün vücudu nefes
alıp vermemesine rağmen, sıcaklık ve yumuşaklığını kaybetmiş
olmasına rağmen, hala uykuda imiş gibiydi.
Gömüleceği yer konusunda anlaşmazlığa düştüler.
Bazıları onun çocuklarının yanına gömülmesi fikrinde idi.
Fakat Ebu Bekir onun : "Öldüğü yer gömülmeyen hiçbir
peygamber yoktur." dediğini hatırladı. Bunun üzerine
mezar, Hz. Aişe'nin odasının zeminine kazıldı. Sonra tüm
Medineliler O'nu ziyaret ederek cenaze namazını kıldılar.
"Hiç şüphesiz, Allah ve melekleri Peygamber'e
salat etmektedirler. Ey iman edenler, siz de ona salat
edin ve tam bir teslimiyetle selam verin." (Ahzab,
56)