HZ İBRAHİM
VE SONRASI
Yaratılış
kitabı (Tekvin) bize İbrahim'in çocuğu olmadığını, çocuk
sahibi olmaktan ümit kestiğini ve Allah'ın çadırındaki
İbrahim'e söyle seslendiğini söyler: "Şimdi göklere
bak ve sayabilirsen gökteki yıldızları say." İbrahim
gözlerini yıldızlara çevirdi ve şöyle bir ses duydu: "Senin
soyun da aynı şekilde çoğalacak."
Hanımı Sare 76, İbrahim ise 85 yaşında idi;
hanımı İbrahim'e Hacer adında Mısırlı bir cariyeyi ikinci
hanım olmak için verdi. Fakat hanımla cariyesi arasında
geçimsizlik ortaya çıktı. Hacer, Sare'nin kızgınlığından
kaçtı ve üzüntü içinde Allah'a yalvardı. Allah ona melekle
bir mesaj gönderdi: "Senin soyunu o kadar çoğaltacağım
ki, onu saymak mümkün olamayacak." Melek ona şunları
söyledi: "İşte, bir çocuğun olacak, bir erkek çocuğu
dünyaya getireceksin ve adını İsmail koyacaksın; çünkü
Allah senin kederini işitti." Sonra Hacer, İbrahim
ve Sare'nin yanına döndü ve onlara meleğin söylediklerini
haber verdi; çocuk doğduğunda, İbrahim ona "Tanrı
işitir" anlamındaki İsmail adını koydu.
Çocuk 13 yaşına geldiğinde, İbrahim 100,
Sare 90 yaşındaydı; Allah tekrar İbrahim'e seslendi ve
Sare'nin bir erkek çocuğu dünyaya getireceğini, adını
İshak koymasını söyledi. Büyük oğlunun Allah katında değerinin
düşeceğinden korkan İbrahim Allah'a yalvardı: "İsmail
senin katında yaşamaya devam etsin." Allah ona şöyle
cevap verdi: "İsmail'le ilgili söylediklerini duydum?
Üzülme, selamım onun üzerine olsun...Ben onu büyük bir
millet yapacağım. Fakat benim ahdim (sözüm), Sare'nin
gelecek yıl bu vakitte dünyaya getireceği İshak ile yerine
gelecek."
Sare, İshak'ı dünyaya getirdi ve onu kendisi
emzirdi. İshak sütten kesildiğinde, İbrahim'e artık Hacer
ve İsmail'in kendi evlerinde kalmasına gerek kalmadığını
söyledi. İbrahim, İsmail'i çok sevdiği için buna üzüldü.
Fakat Allah tekrar İbrahim'e seslendi ve Sare'nin teklifine
uymasını ve üzülmemesini söyledi; ve İsmail'in korunanlardan
olacağını tekrarladı.
İbrahim bir değil iki büyük milletin atası
olacaktı -iki büyük millet, yani hidayete erdirilmiş iki
büyük güç, yeryüzünde Allah'ın emirlerini yerine getirecek
olan iki büyük araç- çünkü Allah din dışı (profan) olan
bir şeyi rahmet olarak vaad etmez ve Allah katında ruh
yüceliğinden başka büyüklük yoktur.
İki manevi ırmak, iki din, Allah için iki
dünya, iki merkez nokta. Bir yer, asla orasını insanlar
seçtiği için değil, fakat göklerde seçildiği için mukaddes
olur. İbrahim'in sahası dahilinde iki mukaddes merkez
vardı; bunlardan biri yanında, öteki belki de daha henüz
bilmediği bir yerdi: Arabistan'da bir vadi. Hacer ile
İsmail vadiye varıp da susuzluktan kavrulmaya başladıklarında,
Hacer oğlunun ölmesinden korktu. Atalarının geleneklerine
göre, İsmail yattığı yerden Tanrı'ya yalvardı ve annesi
biraz ötedeki taşın üstüne çıkıp, yardım gelip gelmediğini
araştırdı. Kimseyi göremeyince karşıdaki yüksek tepeye
kadar koştu, fakat yine kimseyi göremedi. Yarı çılgın
bir halde iki nokta arasından yedi kez geçti, yedincisinde
dinlenmek için kayanın üstüne oturduğu sırada melek geldi.
Allah, İsmail'in topuğunun olduğu yerden bir su kaynağı
fışkırttı ve bu su daha sonra "zemzem" adını
aldı.
İsmail ve Hacer gittikleri yere ulaştıklarında,
İbrahim'in daha yetmiş beş yıllık ömrü vardı ve oğlunu
o kutsal yerde ziyaret etti. Hacc Suresi 26. ayette Allah'ın
İbrahim'e, İsmail'le birlikte zemzem kuyusunun yanına
inşa edecekleri mabedin yerini gösterdiğini söyler; nasıl
yapacaklarını da. Bu mabede, şekil olarak "küp"e
benzediği için Kabe adı verilir; dört köşesi, pusulanın
dört yönüne göredir. Mabedin yapımı bittiğinde Allah tekrar
İbrahim'e seslendi ve ona Bekke'ye veya daha sonra adlandırıldığı
gibi Mekke'ye hac geleneğini kurmasını emretti.
Daha sonra İbrahim şöyle dua etti: "Rabbimiz
gerçekten ben, çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i Haram
(kutlu ve korunmuş ev'in) yanında ekini olmayan bir vadiye
yerleştirdim; Rabbimiz dosdoğru namazı kılsınlar diye
(öyle yaptım), böylelikle Sen, insanların bir kısmının
kalplerini onlara ilgi duyar kıl ve onları bir takım ürünlerden
rızıklandır. Umulur ki şükrederler."
BİR BÜYÜK
KAYIP
İbrahim'in
duası kabul oldu. Kabe'ye akın akın ziyaretçi gelmeye
başladı. İshak'ın soyundan gelenler de, Kabe'yi İbrahim
tarafından yapılan kutsal bir tapınak olarak ziyaret ediyorlardı.
Fakat yüzyıllar geçtikçe tek Tanrı'ya olan ibadetin saflığı
bozulmaya ve kirlenmeye başladı. İsmail'in soyundan gelenler,
Mekke vadisine sığmayacak kadar çoğaldılar; uzaklara göç
edenler bu kutsal tapınaktan taşlar alıp, Kabe adına ona
saygı gösterdiler. Daha sonraları komşu putperest toplulukların
etkisiyle bu taşlara putlar da eklendi ve sonunda hacılar
bu putları Mekke'ye taşımaya başladılar. Bu putlar Kabe'nin
çevresine yerleştirildi, işte o zaman Yahudiler İbrahim'in
tapınağını ziyaret etmemeye başladılar.
BİR OĞUL
KURBAN ETMEYE İÇİLEN AND
Abdulmuttalip,
cömertliği ve akıllılığı ile Kureyş'ten saygı görüyordu.
Yakışıklı, zengin bir adamdı. Bütün bunların üstüne Zemzem'in
tekrar inşa edilmesine vesile olan seçilmiş kişi olması
da ekleniyordu. Fakat daha önce bir oğul sahibi olmanın
eksikliğini hiç bu kadar hissetmemişti. Sadece bir tek
erkek çocuğa sahipti. Allah'a bunun için daha çok dua
etmeye başladı. Duasına, eğer O, on evlat verirse ve hepsi
de büyüyüp buluğ çağına gelirse, onlardan birini Kabe'de
kurban edeceğini de ekledi.
Duası kabul olmuştu. Yıllar sonra dokuz
oğlu daha olmuştu. Oğulları büyüdüğünde içmiş olduğu and
aklına gelmeye başladı. Fakat kurban etmek için hangi
oğlunu seçeceğini bilemiyordu. En sonunda Kabe'de kura
sonucu ok en çok sevdiği oğlu Abdullah'a çıktı. Abdullah'ın
annesi olan Fatıma diğer hanımlarına nazaran Mekke'deki
en güçlü kabilelerden biri olan Mahzum Kabilesi'ndendi,
yani Kureyşliydi. Abdullah'ın kurban edilmesine izin vermediler.
Bunun üzerine Abdulmuttalip Yesrib'de yaşayan akıllı bir
kadının yanına gitmeye karar verdi. Kadını uzun bir yolculuktan
sonra Hayber'de buldular. Kadına olayı anlattıklarında,
onlara ruhla konuşması gerektiğini ve ertesi gün gelmelerini
söyledi. Abdulmuttalip Allah'a dua etti, ertesi gün kadın
şunları söyledi: "Memleketinize dönün ve kurban edeceğiniz
adamı bir tarafa, on deveyi bir tarafa koyun ve aralarında
kura çekin. Ok adamın aleyhine çıkarsa on deve daha koyun
ve tekrar kura çekin. Fal develere çıkıncaya kadar develeri
arttırın. Develeri kurban edip adamı salıverin" dedi.
Mekke'ye döndüler ve kadının dediklerini
yaptılar. Develerin sayısı yüzü buluncaya dek ok Abdullah'ın
aleyhine çıktı. En sonunda Abdullah kurtuldu ve develer
kurban edildi.
HZ. PEYGAMBER’İN
DOĞUMU
Putları
kabul etmenin ve onların etkili olduğuna inanmanın tek
delili ve meşruiyeti gelenekti: Babaları, babalarının
babaları ve daha büyük ataları hep öyle yapmıştı. Bununla
birlikte Allah, Abdullah için büyük bir gerçeklik ifade
ediyordu.
İbrahim'in dinini tam anlamıyla sürdüren
bir kaç kişi vardı ve daima olmuştu. Onlar putlara ibadetin
geleneksel olmaktan çok, sonradan ortaya çıkmış bir tehlike
(bid'at) olduğu kanaatindeydiler. Hubel'in İsrailoğulları’nın
altın buzağısından pek farklı olmadığını görebilmek için
tarihe bir göz atmak yeterliydi. Kendilerine Hanifler
adını veren bu şahısların putlarla hiç ilgisi yoktu ve
putları Mekke'yi pisleten ve alçaltan varlıklar olarak
görüyorlardı. Taviz vermekten uzak oluşları ve çoğu şeye
karşı çıkışları onları Mekke toplumunun dışında kalmaya
zorluyordu. Onlara karşı takınılan tavır, hoşgörü, saygı
veya kötü davranma, bir bakıma kişiliklerini, bir bakıma
da kendilerini korumaya hazır olan kabileler tarafından
belirleniyordu.
FİL YILI
Abdulmuttalip
dört tane Hanif tanıyordu ve onların en saygını olan Varaka
Hıristiyan olmuştu. O bölgedeki Hıristiyanlar arasında
bir peygamberin gelişinin yakın olduğu fikri yaygındı.
Bu inancın bu kadar yayılmasının sebebi ise doğudaki kiliselerden
bazılarının bu inancı desteklemesi ve astrologlarla kahinlerin
de bu inancı paylaşmasıydı. Yahudilere gelince, onlar
da son gelen peygamberin İsa olduğunu bildikleri için
yeni bir peygamberin geleceği konusunda hemfikirdiler.
Yahudi alimleri onlara peygamberin çok yakında geleceğini,
onun geleceğine delalet eden birçok işaretin görüldüğünü
ve muhakkak onun seçilmiş kavim olan Yahudilerden çıkacağını
söylüyorlardı. Varaka'nın da içlerinde bulunduğu bir grup
Hıristiyan ise bu konuda şüphedeydiler; onlara göre peygamberin
Arap olmaması için hiç bir sebep yoktu. Arapların, Yahudilerden
daha çok peygambere ihtiyaçları vardı, çünkü en azından
Yahudiler tek Tanrı'ya tapma bakımından İbrahim'in dinini
takip ediyor ve putlara tapmıyorlardı. Arapların bu yalancı
tanrılara tapmalarını ise sadece bir peygamber önleyebilirdi.
Kabe'nin içinde ve çevresinde toplam 360 put vardı; bunun
yanısıra Mekke'de her evde, evin merkezini oluşturan bir
put bulunurdu. Bu uygulamalar sadece Mekke'ye özgü değildi,
tüm Arabistan'a yayılmıştı.
Develer kurban edilir edilmez, Abdulmuttalip
kurtulan oğlunu evlendirmeye karar verdi. Biraz araştırdıktan
sonra, Vehb'in kızı Amine'yi uygun bir eş olarak seçtiler.
Abdulmuttalip, Amine'yi oğluna, kız kardeşi Hale'yi de
kendine istedi.
Abdulmuttalip o sırada yetmiş yaşlarındaydı,
fakat yaşına göre her bakımdan hala genç görünüyordu.
Abdullah güzellikte zamanın Yusuf'u gibiydi ve o da yirmi
beş yaşındaydı. Düğün yerine giderken yolda Varaka'nın
kardeşi Kuteyle'nin yanından geçmişlerdi ki "Ey Abdullah"
diye bir ses duydular. Abdullah yüzünü Kuteyle'ye çevirdi,
kadın ona nereye gittiğini sordu. Abdullah "Babamla
gidiyorum" diye cevap verdi. Kuteyle: "Beni
şimdi burada al ve benimle evlen, sana yerine kurban edilen
develer kadar deve vereceğim." dedi. Abdullah ise
"Babamla beraberim, onun isteklerinin dışına çıkamam
ve onu bırakamam" diye cevap verdi.
Düğünden bir kaç gün sonra Abdullah yine
Varaka'nın kardeşi Kuteyle'ye rastladı. Kadının gözleri
yüzünü öyle araştırır bakışlarla tarıyordu ki, konuşmasını
bekler bir şekilde yanında durdu. Kadın bir şey söylemeyince,
bir gün önce söylediklerini neden tekrarlamadığını sorduğunda
Kuteyle'den şu cevabı aldı: "Dün yüzünde varolan
ışık bugün yok. Bugün benim senden istediklerimi bana
veremezsin."
Evlenmelerin meydana geldiği yıl MS. 569
idi. Bunu takip eden yıl Fil Yılı olarak bilinir ve birden
fazla sebeple önem taşır.
RAHİP BAHİRA
Abdulmuttalib'in
malları hayatının son döneminde oldukça azalmıştı, ölümünden
sonra oğullarına sadece çok küçük bir miras bırakmıştı.
Oğullarından bazıları, özellikle Ebu Leheb olarak tanınan
Abdu'l Uzza, kendiliklerinden zengin olmuşlardı. Fakat
Ebu Talib fakirdi. Bu nedenle yeğeni kendisini, yaşamını
kazanmak için elinden geleni yapmaya zorunlu hissediyordu.
Yaşamını keçi ve koyunlara çobanlık ederek kazanıyordu
ve gün geçtikçe Mekke'nin üstündeki tepelerde veya ötesindeki
ovalarda yalnız geçirdiği günler artıyordu. Buna rağmen
amcası onu bazen beraberinde yolculuğa götürüyordu. Bunlardan
birinde, Muhammed (s.a.v.) dokuz, bir görüşe göre de on
iki yaşındayken bir ticaret kervanıyla Suriye'ye kadar
gitti. Busra'da, Mekke kervanının her zamanki konak yerlerinden
birinde, içinde nesilden nesile bir Hıristiyan rahibin
yaşadığı bir hücre vardı. Biri öldüğünde, diğeri onun
yerini alıyor ve eski el yazmalarını da içeren manastırdaki
bütün eşyaya varis oluyordu. Bu el yazmalarından birinde
Araplara bir peygamber geleceği kayıtlıydı. Manastırda
yasayan Rahip Bahira bu kitapların hepsinden haberdardı.
Bu konuyla ilgilenmesinin asıl sebebi ise Varaka gibi
onun da peygamberin kendi yaşam süresi içinde geleceğine
inanmasıydı.
Bahira, Mekke kervanının manastırdan pek
uzak olmayan konak yerinde konakladığını bir çok defa
görmüştü. Fakat bu sefer daha önce hiç karşılaşmadığı
bir şeyle karşılaştı ve dona kaldı: alçak ve küçük bir
bulut onların üstünde yavaş yavaş ilerliyor ve sürekli
yolculardan bir veya ikisi ile güneşin arasında yer alıyordu.
Büyük bir ilgiyle onların yaklaşmasını izledi. Birden
ilgisi şaşkınlığa dönüştü. Çünkü konakladıkları anda bulut
hareket etmeyi durdurdu ve altında gölgelendikleri ağacın
üstünde sabit olarak kaldı. Ağaç ise dallarını aşağıya
indirerek onların iki kat gölgede olmalarını sağlıyordu.
Bahira böyle bir mucizenin önemli olduğunu biliyordu.
Sadece yüce bir şahsiyetin varlığı bu olayı açıklayabilirdi
ve aniden beklenen peygamber aklına geldi.
Manastıra kısa bir süre önce büyük miktarda
yiyecek gelmişti, elindekilerin hepsini birleştirerek
kervana şöyle bir haber gönderdi: "Ey Kureyşliler!
Sizin için yiyecekler hazırladım ve buraya gelmenizi istiyorum.
Yaşlı-genç, köle-hür hepinizi davet ediyorum."
Bunun üzerine hepsi manastıra geldiler,
fakat Bahira'nın tembihlerine rağmen Muhammed (sav)'i
develerin ve yüklerin yanında gözcü olarak bıraktılar.
Bahira oradakiler içinde kitapta tarif edilene benzer
bir yüz göremeyince eksikliği farketti. "Ey Kureyşliler!
Geride kimse kalmadığından emin misiniz?" diye sordu.
"Başka kimse kalmadı" dediler, "Sadece
en küçüğümüz olan bir erkek çocuk kaldı." Bahira
"Ona öyle davranmayın, onu da çağırın; bizimle beraber
yemekte bulunsun" dedi. Sonra çocuğu yemeğe çağırdılar.
Çocuğun yüzüne bir kez bakmak Bahira için
bu mucizeleri açıklamaya yetti. Yemek boyunca onu dikkatle
incelediğinde yüz ve vücut özelliklerinin kendi kitabında
anlatılanlara ne denli yakın olduğunu gözledi. Yemekten
sonra rahip bu genç misafirin yanına gitti ve ona yaşam
şekli, uykuları ve genel konulardaki tavırlarıyla ilgili
bazı şeyler sordu. Çocuk ona bu konularda ayrıntılı cevaplar
verdi; çünkü adam saygı değerdi, sorular ise saygılı ve
hürmetkarca soruluyordu. Hatta rahip sırtına bakmak istediğinde,
gömleğini sıyırmakta tereddüt etmedi. Bahira zaten kesinlikle
onun peygamber olduğu kanaatindeydi. Bir de sırtındaki
iki kürek kemiği arasında, kitabında anlatılan yerde peygamberlik
mührünü görünce tüm şüpheleri silindi. Bahira Ebu Talib'e
döndü ve "Bu çocukla akrabalık dereceniz nedir?"
diye sordu. Ebu Talib "Oğlumdur" dedi. Rahip,
"Oğlunuz değil, bu çocuğun babası sağ olamaz"
dedi. Ebu Talib "Kardeşimin oğludur" dedi. "Peki
babasına ne oldu?" dedi rahip. Öteki "Daha annesi
ona hamileyken öldü" dedi. "İşte bu doğru"
dedi Bahira, "Kardeşinin oğlunu ülkene geri götür
ve onu Yahudilerden koru. Çünkü benim bildiğimi onlar
da bilirler ve görürlerse ona kötülük yaparlar. Kardeşinin
oğlunun geleceğinde büyük şeyler gizli."
EVLİLİK
TEKLİFLERİ
Mekke'deki
zengin tüccarlardan birisi bir kadındı. Esed kabilesinden
Huveylid'in kızı Hatice. Aynı zamanda Hıristiyan olan
Varaka'nın ve kardeşi Kuteyle'nin de kuzeni idi. O zamana
dek iki kez evlenmişti ve ikinci kocasının ölümünden beri
kendi adına ticaret yapacak bir adam görevlendirmeyi adet
edinmişti. Bunlardan biri de artık Mekke'de el-Emin (güvenilir),
şerefli olarak tanınan Muhammed'di (s.a.v.). Bu şöhreti
ise kendisine emanet edilen ticaret kervanlarının sahiplerinden
yayılıyordu. Hatice, O'nu bir kölesini de yanına vererek
ticaret kervanının başına getirdi. Gidip dönene kadar
yanındaki köle bir çok mucizelere şahit olmuştu. Bunları
Hatice'ye anlattı, Hatice de Kuzeni Varaka'ya. Varaka
"Eğer bu doğruysa, Hatice, Muhammed (s.a.v.) kavmimize
gönderilen peygamberdir. Uzun süreden beri bir peygamberin
geleceğini biliyordum ve işte geldi." Dedi.
Hz. Hatice, Hz. Muhammed'e (s.a.v.) evlilik
teklifi götürdü. Hz. Muhammed (s.a.v.) maddi imkansızlığını
ileri sürerek "Ben böyle bir evliliği nasıl yapabilirim?"
dedi. Aracı Nuseyfe "Orasını bana bırak!" deyince
Hz. Muhammed (s.a.v.) "O halde benden tarafı tamam"
dedi. Gereken her şey yapıldı ve aralarında Hz. Muhammed'in
(s.a.v.) yirmi dişi deve vermesi kararını aldılar.
ÇOCUKLARI
VE HZ. ZEYİD
Damat
amcasının evinden ayrıldı ve gelinle birlikte yaşamak
üzere onun evine yerleşti. Hatice kocasına bir eş olduğu
kadar, onun en yakın arkadaşı ve ideallerini ve isteklerini
paylaşan bir dostu idi. Acılar ve kayıplar olsa da evlilikleri
çok mutlu geçiyordu. Hz. Hatice, Hz. Muhammed'e (s.a.v.)
altı çocuk doğurdu, iki erkek ve dört kız. En büyük çocukları
Kasım adında bir oğlan çocuğuydu. Bundan sonra O'na Ebu'l
Kasım (Kasım'ın babası) denmeye başlandı. Fakat çocuk
iki yaşını doldurmadan vefat etti. İkinci çocukları Zeyneb
adında bir kızdı, onu üç kız çocuğu daha takip etti: Rukiyye,
Ümmü Gülsüm ve Fatıma. Son çocukları ise yine çok az bir
süre yaşayan bir erkek çocuğuydu. Evlendiği gün Muhammed
(s.a.v.) babasından miras kalan sadık cariyesi Bereke'yi
azat etti. Hatice ise O'na kölesi Zeyd'i hediye etti.
Zeyd iyi bir ailedendi, fakat yıllar önce kaçırılarak
köle olarak satılmıştı. Muhammed'in (s.a.v.) kölesi olduktan
aylar sonra bir gün daha önce yakalayamadığı bir fırsatı,
ailesine haber gönderme imkanını yakalamıştı: Mekke sokaklarında
kendi kabilesinden adamlara rastladı. Eğer onları bir
önceki yıl görmüş olsaydı, duyguları çok farklı olurdu.
Böyle bir karşılaşmayı uzun süredir arzuluyordu, fakat
şimdi şaşkınlığa düşmüştü. Rahatının iyi olduğunu ve geri
dönmek istemediğini anlatmak üzere birkaç mısra yazıp
gönderdi. Ailesi haberi aldığında hemen yola çıktılar
ve Hz. Muhammed'e (s.a.v.) Zeyd'i kendilerine satmasını
teklif ettiler. Hz. Muhammed (s.a.v.) "Bırakın kendisi
seçsin, eğer sizi seçerse hiçbir ücret istemeden onu size
veririm; eğer beni seçerse, ben; beni seçen birinin üstünde
karar verici değilim."dedi. Zeyd'e sorulduğunda şunları
söyledi: "Senin üstüne başka adam seçecek değilim.
Sen bana annem ve babam gibisin." Ailesi hayret etti.
Hz. Muhammed (sav) daha sonraki konuşmaları
kısa keserek onları Kabe'ye davet etti. Hicr'de ayakta
durarak yüksek sesle şunları söyledi: "Ey burada
bulunanlar, şahid olun ki, Zeyd benim oğlumdur, ben onun,
o da benim varisimdir." O günden sonra Zeyd, Zeyd
İbn Muhammed diye anılmaya başladı.
KABE'NİN
YENİDEN İNŞASI
Hz.
Muhammed (s.a.v.) 35 yaşında iken Kureyş'liler Kabe'nin
tekrar inşasına karar verdiler. Kabe yıkıldıktan sonra
Hacerü'l Esved'in bulunduğu köşede Süryanice bir yazı
buldurlar ve onu bir Yahudiye okuttular. "Ben Allah'ım
ve Bekke (Mekke)'nin Rabbiyim. Mekke'yi ve gökleri ben
yarattım, Ay'a ve Güneş'e şekil verdiğimi ve Güneş'in
etrafına dokunulmaz olan yedi meleği yerleştirdiğim gün
yarattım. O (Mekke), insanlara süt ve su ile yardım eden
iki tepe varoldukça varolmaya devam edecektir." yazmakta
idi. Bir parça yazıda İbrahim makamında Kabe'nin kapısı
yanında Hz. İbrahim'in ayak izini taşıyan kayanın altında
bulundu. "Mekke, Allah'ın kutsal evidir. Onun sürekliliği
üç yönden gelir. O'nun yakınındaki insanlar onu ilk kirletenler
olmasın."
Kabe'nin yapılmasında bütün kabileler çalıştı
ve yeniden yapıldı. Sıra Hacerü'l Esved taşının yerine
konulmasına geldiğinde yerleştirme şerefine tüm kabileler
nail olmak istemekte idiler. Aralarında anlaşamayarak
ihtilafa düştüler. Bu tartışma bir kaç gün sürdü ve yaşlı
bir adam şöyle bir öneri getirdi: "Mescid'e ilk giren
hakem olsun." Tam bu sırada Hz. Muhammed kapıdan
içeri girdi. Hepsi Muhammed Emin'dir kararı kabulümüzdür
dediler. Durumu kendisine anlattılar. Hz Muhammed bana
bir kumaş getirin, dedi. Kumaşı yere serdi. Hacerü'l Esved’i
kendi elleriyle kumaşın üzerine yerleştirdi. Her kabilenin
reisi bezin ucundan tutsun, dedi. Taş yükselince de onu
yerine kendi elleriyle yerleştirdi. Böylece inşaatın kalan
kısmına devam edildi ve sorun çözüldü.
İLK VAHİY
VE PEYGAMBERLİK
Hz.
Muhammed'e bazı haller olmaya başladı. Bunların nasıl
olduğu sorulduğunda "uykuda iken gelen sabahın aydınlığı
gibi gerçek görüntüler" olduğunu söylerdi. Hira dağındaki
bir mağaraya inzivaya çekilmeye başladı. Şehirden ayrılıp
mağaraya yaklaştığında "Ey Allah'ın Resulü, sana
selam olsun." seslerini duyardı. Geriye dönüp bakınca
ağaçlar ve taşlardan başka hiç bir şey göremezdi. Ramazan
ayında kırk yaşında iken insan şeklinde bir melek geldi
ve O'na "OKU" dedi. O, "ben okuma bilmem"
deyince, Melek onu eline aldı ve dayanabileceği son noktaya
kadar sıktı. Sonra tekrar "OKU" dedi. "Ben
okuma bilmem!". Üçüncü kez aynı olay tekrarlandı
ve bıraktığında şöyle dedi:
İnsana bilmediğini öğretti. (Alak
Suresi 1-5) Bunlar Kuran-ı Kerim’in ilk
gelen ayetleridir.
O bu sözleri meleğin arkasından tekrarladı
ve melek onu bırakıp gitti. (Bu melek vahiy meleği Cebrail
A.S.'di. Sonra Peygamberimiz Hira mağarasından evine döndü.
Olayları Hz Hatice validemize anlattı. Hz. Hatice O'na
"-Senin peygamber olacağını umuyordum. Ne mutlu sana.
Müjdeler olsun sana!" dedi. Hz Hatice hemen amcasının
oğlu Varaka Bin Nevfel'e olanları anlattı. Varaka'nın
cevabı: "-Bu gördüğün Allah-ı Teala’nın Musa'ya indirdiği
Namus-u Ekber'dir. (Cebrail'dir) Ah keşke senin davet
günlerinde genç olsaydım. Kavmin seni çıkaracağı günlerde
hayatta bulunsaydım." dedi ve Rasulullah’ın mübarek
başlarından öptü.
İlk vahiyden sonra vahiy belli bir süre
kesintiye uğradı. Bu sessizlik döneminden sonra onu temin
edici bir vahiy geldi. (Duha Suresi:1-11)
İLK EMİR
NAMAZ
Hz.
Muhammed (s.a.v.) en yakın ve sevgili bulduğu kişilere
Melek ve Vahiy hakkında gördüklerini anlatmaya başladı.Bir
gün Cebrail ona geldi ve topuğuyla çimenliğe vurdu. Oradan
hemen su fışkırmaya başladı.Namazdan önce nasıl temizleneceğini
peygambere gösterdi ve abdest aldı. Peygamber onu taklit
etti ve namazı nasıl kılacağını, kıyam, rüku, sücud ve
teşehhüd miktarı oturmanın nasıl yapılacağını öğretti
ve namaz vakitlerini öğretti. Peygamber evine dönünce
öğrendiklerini Hatice'ye de öğretti ve birlikte namaz
kıldılar.
Din artık abdest ve namaz esasları üzerine
kurulmuştu.Hatice'den sonra bu esasları ilk uygulayanlar
Ali, Zeyd, Ebu Bekir idi.
AİLENİ
UYARIP KORKUT
Henüz
İslam'a açık bir çağrı yapılmamıştı, fakat gün geçtikçe
müminler grubuna kadın-erkek bir çok genç katılıyordu.
Peygamberin kuzenleri de dahil bir çok akrabası yeni dine
girmelerine rağmen amcalarından hiçbiri onun peşinden
gelmeye yatkın görünmüyordu. Ebu Talib, Hamza ve Abbas
Peygamberi kişisel olarak sevdikleri halde, Ebu Leheb
açıkça yeğeninin sapık olduğunu söylüyordu.
" (Öncelikle) en yakın hısımlarını
(aşiretini) uyarıp korkut." (Şuara, 214)
ayetinden sonra Peygamber (s.a.v.), Ali’yi çağırıp Abdulmuttalib
oğullarını bir araya toplamasını, onlara yemek vereceğini
söyledi. Haşim kabilesi gelince 1 koyun budu ve bir maşrapa
süt bütün kabileyi doyurmaya yetti.
KUREYŞ
KARŞI ÇIKIYOR
İslam'ın
ilk günlerinde, Müslümanlar sık sık Mekke'nin dışına gider
ve topluca namaz kılarlardı. Bir gün birkaç putperest,
onlar namaz kılarken alay edince Zühre Kabilesinden Sa'd
kafirlerden birini yaraladı. Bu İslam' da ilk kan dökülmesi
oldu. Fakat Peygamber Efendimize sık sık gelen vahiylerde
sabrın tavsiye edilmesini dikkate alarak o günden sonra
şiddetten kaçınmaya karar verdiler. "Onların demelerine
karşı sen sabret ve onlardan güzel kopma (düşünce ve eylem
bakımından köklü bir tutum ) ile kopup ayrıl" ve
"Sen şimdi o küfretmekte olanlara mühlet ver, kendilerine
az bir süre tanı" (Müzemmil, 10-11)
Kureyş'ten bir grup Ebu Talib'e gelip yeğenini
engellemesini, yoksa savaş çıkaracaklarını söylediler.
O da yeğenine haber göndererek kendini korumasını istedi.
Kureyş’in korkusu o sene hacca gelecek olanların Muhammed
(s.a.v.) ve taraftarlarının putları hor gördüğünü farkedip,
bir daha Mekke'ye gelmemeleri ve bunun sonucu olarak da
hem ticaret hem de Mescit koruyucularının şeref ve haysiyetinin
kötü duruma sokulacak olmasıydı.
Kureyş bu durumu önlemek için çeşitli yöntemler
aradı. Mekke'ye gelen Araplara, Muhammed' in (sav) Arapları
temsil etmediği anlatılmalıydı. Bunun yanısıra başka şeyler
söylemek gerekliydi.Önce mecnun (deli) veya sair demeyi
düşündüler, fakat daha sonra büyücü demek konusunda hemfikir
oldular. Çünkü biliyorlardı ki Muhammed (s.a.v.) insan
kazanmak konusunda çok başarılıydı.
Planlarını titiz bir şekilde uygulamalarına
rağmen, nasibi olanların İslam'a girmesine engel olamadılar.
Mekke'ye gelen hacılar,kendilerine düşmanlarından farklı
bir hikaye anlatan Peygamber (s.a.v.) taraftarlarıyla
karşılaştılar ve her biri yaratılışının gereği olarak
iman etti. Arabistan'ın her yerinde, özellikle de Yesrib'de
yaygın olarak yeni dinden bahsedilmeye başlandı.
EVS VE
HAZREÇ
Evs
ve Hazreç kabileleri kendileriyle birlikte Yesrib'de yaşayan
bazı Yahudi kabileleriyle müttefiktiler. Fakat çoğunlukla
araları kötü idi. Çünkü tek Tanrıcı Yahudiler, Allah'ın
seçilmiş kulları olarak, çok Tanrılı Araplara güçlerinden
dolayı saygı duymalarına rağmen kıskançlık besliyorlardı.
Yahudi alimleri ve kahinler, peygamberin nereye geleceğini
soranlara Yemen tarafını işaret ederlerdi. Yesribliler
Mekke'de bir peygamber geleceğini duyunca dikkat kesildiler,
çünkü zaten akide olarak tek Tanrıcı akideye aşina idiler.
Yahudiler, onlarla iyi geçindikleri zamanlarda, Tanrı'nın
biriliğini ve insanın esas amacının ne olduğunu anlatırlar
ve bu konuyu birlikte tartışırlardı.
Yahudiler peygamber geleceğine inanıyor;
fakat "Allah nasıl olur da seçilmiş olmayan bir milletten
birini peygamber olarak gönderir."diye inanmıyorlardı.Bunun
yanısıra Hazreçliler, şimdi bir peygamber olduğunu iddia
eden ve daha önce çocukken annesiyle, sonraları da Suriye'ye
giderken birçok kez uğramış. Yesrib'e uğramış olan bu
adamla aralarında güçlü kan bağı olduğunun farkındaydılar.
Hacılar ve Mekke'yi ziyaret edenlerin getirdiği haberlerle
desteklenen tüm bu faktörler, vadi halkının üzerinde etkisini
göstermeye başladı.
Evs ve Hazreç Kabileleri arasında; -2 kişi
arasındaki bir çatışmadan dolayı- savaş başlamıştı ve
bu başlıca sorun haline gelmişti.Bu nedenle Evs'in ileri
gelenleri, Mekke'ye,Kureyşlilerden Hazreç'e karşı yardım
istemek üzere bir delege göndermeye karar verdiler. Delegeler,
Kureyş'ten cevap beklerken Peygamber (s.a.v.) yanlarına
geldi; o da görevinden ve tebliğ etmekle yükümlü olduğu
dinden bahsetti, Kur'an'dan bir bölüm okudu.Muaz oğlu
İlyas ona inandı. Bu nedenle o, İslam'a giren ilk Yesribli
sayılabilir.
EBU CEHİL
VE HAMZA
Mekke'deki
müminlerin sayındaki artış, beraberinde kafirlerin düşmanlığını
da arttırdı. İslam'ın en kötü düşmanlarından biri, ailesi
ve arkadaşları arasında Ebu'l Hakem diye anılan, müminlerinse
adını Ebu Cehil (cehaletin babası ) koydukları Mahzum
kabilesinden Amr idi. O zaman Mahzumilerin başında bulunan
Velid'in de yeğeni oluyordu ve onun yerine geçeceğinden
emindi. Peygamberi kötülemek için çalışanların en usanmazı
ve onu büyücü diye adlandıranların en bağırganı idi. Çaresiz
müminlere karşı acımasızlıkta çok aşırı idi ve diğer kabileleri
de buna teşvik ediyordu.
Bir gün Peygamberimizi (s.a.v.) Mescid'in
dışındaki Safa kapısı yakınında otururken gördü. Karşısına
geçerek ağzına gelen bütün küfürleri söyledi. Peygamber
(s.a.v.) ona sadece baktı, hiçbir şey söylemedi. Ebu Cehil
Kureyşlilerin yanına döndü. O sırada avdan dönen Hamza
karşıdan gözüktü. Onun yaklaştığını görünce, Safa kapısına
yakın olan evinden bir kadın çıktı ve onu durdurdu. Peygambere
bağlı olan bu kadın, Ebu Cehil'in Peygambere (sav) küfürlerini
duymuş ve sinirlenmişti. Hamza'ya; Ebu Cehil'in yeğenine
küfür ve hakaret ettiğini, onun da karşılığında hiçbir
şey söylemediğini anlattı. Kabe' yi işaret ederek Ebu
Cehil'in orada olduğunu belirtti. Hamza yumuşak huylu
bir insandı, bununla birlikte Kureyş'in en cesuru idi,
kızdırıldığında ise en sert adamı olurdu. Şu anda güçlü
yapısı kızgınlıktan sarsılıyordu. Kabe'ye giren Hamza,
Ebu Cehil'in yanına giderek yayı tüm gücüyle arkasına
indirdi. "Ben de onun dinindenim, onun iddia ettiklerinin
hepsini onaylıyorum. Eğer karşı çıkmaya gücün varsa bana
karşı çık." Ebu Cehil kendisine yardım etmek isteyenleri
durdurarak şöyle dedi: "Bırakın, Ebu Umare istediğini
yapsın, çünkü Tanrı'ya and olsun ki onun yeğenine çirkince
küfrettim."
KUREYŞ'İN
İSTEKLERİ VE TEKLİFLERİ
Hamza'nın
Müslüman oluşundan sonra Kureyş artık Peygamber'e, Hamza'nın
koruyacağını düşünerek, direkt saldırılarda bulunamıyorlardı.
Bunun için Muhammed (sav)'e teklif götürmeye karar verdiler.
O'na "Sen, bildiğin gibi kabilenin soylularındansın
ve senin soyun sana şerefli bir konum sağlıyor. Fakat
sen halkına ciddi ve tehlikeli bir mesele getirdin, bununla
onların topluluğunu birbirinden ayırıyor, onların yaşam
tarzının saçma olduğunu söylüyor, dinlerini ve tanrılarını
küçümsüyorsun ve onların atalarına kafir diyorsun. Eğer
istediğin zenginlikse, mallarımızı birleştirir seni aramızda
en zengin kimse yaparız... Eğer istediğin şerefse, seni
liderimiz yaparız ve senin sözünden hiç çıkmayız. Ve eğer
kral olmak istiyorsan seni kral yaparız. Eğer sana musallat
olan cinden ve hastalıktan kurtulamıyorsan sana bir hekim
buluruz ve iyileşene dek senin için tüm servetimizi harcarız.
Peygamber (sav), ayetlerle etkileyici bir cevap verdikten
sonra okumasını şu sözlerle bitirdi:
"Gece, gündüz, güneş ve ay O'nun ayetlerindendir.
Siz güneşe de, aya da secde etmeyin. Allah'a secde edin
ki, bunları kendisi yaratmıştır. Eğer O'na ibadet edecekseniz."
Onların tek cevabı daha önce kaldıkları
yerden devam etmeleriydi. Eğer onların tekliflerini kabul
etmiyorsa, Allah'ın elçisi olduğunu ispatlayacak bir şeyler
göstermeliydi, o zaman mesele hallolurdu. "Rabbinden
çevremizdeki dağları kaldırmasını, toprağı dümdüz yapmasını
ve ülkemizdeki dağları kaldırmasını, toprağı dümdüz yapmasını
ve ülkemizden Suriye ve Irak gibi nehirler akıtmasını
iste... Veya bizin için bunları istemeyeceksen kendin
için bir şeyler iste. Allah'tan senin sözlerini doğrulayıp
bizimkileri yalanlayacak bir melek indirmesini iste...
ki senin Allah katında ne kadar değerli olduğunu görelim."
Peygamber onlara şu cevabi verdi: "Ben Allah'tan
böyle şeyler isteyecek değilim, çünkü O beni uyarmam ve
müjdelemem için gönderdi." Onu dinlemeyi reddederek
şöyle dediler: " O zaman gökyüzünü parça parça üzerimize
indir." Bunu şu ayete karşı söylüyorlardı: "Eğer
biz dilersek onları yerin dibine geçirir, ya da gökten
üzerlerine parçalar düşürürüz." "Karar verecek
olan Allah'tır, dilerse yapar" diye cevap verdi Peygamber
(sav).
KUREYŞ'İN
İLERİ GELENLERİ
Peygambere
tabi olanlar sürekli artıyordu. Fakat bunları hemen hepsi
ya köle ya azatlı ya da Mekke dışındaki Kureyşlilerden
oluşuyordu. Abdurrahman, Hamza ve Erkam istisna hepsi
zayıf idiler, bunlar da liderlik vasfından uzaktılar.
Bu nedenle Peygamber (sav), içinde amcası Ebu Talib'in
de bulunduğu Kureyş liderlerinden hiç olmazsa bir kaçını
kazanmak istiyordu. Eğer Ebu Cehil'in amcası Velid'in
desteğini kazanırsa, davetini daha kolay yapabilecekti.
Bir Gün Peygamber (sav) Velid'le sohbete dalmışken, İslam'a
henüz girmiş kör bir adam yanlarından geçti; Peygamberin
(sav) sesini duyunca kendisine Kuran'dan bir parça okumasını
rica etti. O da biraz sabırlı olmasını istedi. Adam ısrar
edince Peygamber (sav) hiddetlendi ve ondan yüzünü çevirdi.
Sohbeti yarım kalmıştı. Fakat bunun bir kaybı yoktu, çünkü
Velid mesaja tamamen kapalıydı.
O anda vahiy geldi."Surat astı ve yüz
çevirdi; kendisine o kör geldi diye."
Kısa süre sonra Velid "Ben Kureyş'in
en üstünü olduğum halde bana gelmiyor da Muhammed'e mi
vahiy geliyor?" diyerek kendini beğenmişliğini ortaya
koyuyordu. Ebu Cehil de ondan geri kalmıyordu: "Biz,
Abdu Menaf oğulları ile aramızda şeref konusunda yarış
ederiz. Şimdi onlar ' Bizim adamlarımızdan biri Peygamber'dir.
Ona gökten vahiy geliyor.' diyorlar. Biz onun bir eşini
ne zaman elde edeceğiz. Tanrı'ya and olsun ki biz ona
inanmayacağız." diyordu.
Diğerleri de Ebu Cehil kadar olmasa da aynı
şeyi düşünüyorlardı. Hepsi de değişik derecelerde vahyin
diline ve üslubuna duyarlıydılar.Fakat anlamına gelince
babalarının hiçbir şey kazanmadığını ve onların tüm çabalarının
boşa gittiğini vurgulayan ayetlere gönüllerini kapatmışlardı:
"Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve (eğlence türünden)
'tutkulu bir oyalanmadır.'Gerçekte ahiret yurdu ise, asıl
hayat odur. Bir bilselerdi." (Ankebut, 34).
KORKU VE
ÜMİT
Elbette
gençlerin ve zayıfların hepsi ilahi daveti hemen kabul
etmemişti; fakat hiç olmazsa küçük yaşamlarını bir klarnetin
notaları gibi bölen davet ve vaazların önem ve şiddetine
karşı kulaklarını tıkamalarına neden olacak kendini beğenmişlikleri
yoktu. Osman'ın çölde duyduğu:"Ey uykudakiler, uyanın"
sesi vahyin kendisiydi ve daveti kabul edenler uykudan
uyanmışlardı.
Kafirlerin tutumu su sözlerle ifade edilebilir:"Bu
dünya hayatımızdan başkası yoktur. Ve bizler diriltilecek
de değiliz." (En'am, 29) Bu sözlere ilahi cevap da
suydu:"Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri oyun
olsun diye yaratmadık." (Enbiya, 16; Duhan, 38) "Bizim
boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve sizin gerçekten bize
döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?" (Mü'minun,
115) Bu ayetlerse henüz küfrün yerleşmediği kimselerde
etkisini gösteriyordu ve bunda emirleri getiren elçinin
etkisi çok büyüktü.
"Şüphesiz: 'Bizim Rabbimiz Allah'tır.'
deyip dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu) onların
üzerlerine melekler iner (ve der ki):'Korkmayın ve hüzne
kapılmayın,size vaad olunan cennetle sevinin. Biz dünya
hayatında da ahirette de sizin velileriniziz. Orda nefislerinizin
arzuladığı her şey sizindir ve istemekte olduğunuz her
şey de sizindir. Çok bağışlayan, çok esirgeyen (Allah)'tan
bir ağırlanma olarak" (Fussilet, 30-32)
Benzer bir ayet:
"Bu mu daha hayırlı, yoksa takva sahiplerine vaad
edilen cennet mi? Ki onlar için bir mükafat ve son duraktır.
İçinde ebedi kalıcılar olarak, orada her istedikleri onlarındır,
bu Rabbinin üzerinde istenen bir vaadidir." (Furkan,
15-16)
Gerçek müminler "Bizimle karşılaşmayı
umanlar"diye tanımlanmıştır.Oysa kafirler:"Bizimle
karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve
bununla tatmin olanlar ve bizim ayetlerimizden habersiz
(gafil) olanlar."dır. Müminin tutumu, her konuda
kafirinkinin aksi olmalıdır. Hakk'a uyanık olmak sadece
ümitlerin bu dünyadan ahirete çevrilmesi değil, dünyada
her tarafa serpilmiş olan ayetlerden ders almasıdır.
"Gökte burçları kılan, onların içinde
bir aydınlık ve nurlu bir ay var eden (Allah) ne yücedir.O
gece ile gündüzü birbiri ardınca kılandır; öğüt alıp düşünmek
ya da şükretmek isteyenler için." (Furkan, 61-62)
Kureyş liderleri küstahça peygamberlerden
bu ayetleri (işaret ve mucizeleri) göstermesini istediler.
Gökten onu destekleyen bir meleğin gelmesini veya onun
göğe yükselmesini istiyorlardı. Ve bir gün dolunayın aydınlattığı
bir gecede, bir grup kafir gelerek, eğer gerçekten Allah'ın
Resulü ise Ay'ı ikiye bölmesini istediler. Mümin ve kararsızları
da içeren büyük topluluk, Ay'ı ikiye ayrılmış görünce
büyük bir şaşkınlık yaşadılar. Peygamber (sav) "İste
şahit olun." dedi. Bu mucizeyi asıl isteyenler inkar
ettiler ve bunun büyü olduğunu söylediler. Diğer taraftan
inananlar sevindi, kararsızların bazıları iman etti, bazıları
da imana yaklaştı.
"Kendileri bakmıyorlar mı o deveye,
nasıl yaratıldı? Göğe nasıl yükseltildi? Dağlara; nasıl
oturtulup-kuruldu? Yere; nasıl yayılıp döşendi?"
(Gasiye, 17-20)
İnananlardan beklenen korku ve ümidin her
ikisi de Allah'a götüren davranışlardır. Allah'a şükrün
belirtisi olarak söylenen "Hamd alemlerin Rabbi olan
Allah'adır." sözü aynı zamanda korku da taşır. "Rahman
ve Rahim olan Allah'ın adıyla" sözü insanı ümitle
aynı yöne yöneltir. Bu, en belirgin şekilde Fatiha suresinde
yer almıştır : "Hamd, alemlerin Rabbi, Rahman, Rahim
ve din gününün maliki olan Allah'adır. Biz yalnızca sana
ibadet eder ve yalnızca Senden yardım dileriz.Bizi dosdoğru
yola ilet, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba
uğrayanların ve sapıklarınkine değil..." Kuran'ın
son surelerinden İhlas suresi de İslam öğretisinin en
güzel ve tam ifadesini yazan bir suredir.
"De ki: O Allah birdir. Allah Samed'dir.
O doğurmamış ve doğrulmamıştır. Ve hiçbir şey O'nun dengi
değildir." (İhlas suresi)
ES-SAA
(KIYAMET)
Kafirlerin
sık sık öne sürdüğü şeylerden biri de, eğer Allah gerçekten
vahiy gönderdiyse bir melek göndermeliydi fikri idi. Buna
karşı Kuran'ın cevabı şuydu:
"Eğer yeryüzünde (insan değil de) tatmin bulmuş yürüyen
melekler olsaydı, biz de onlara göklerden elçi olarak
elbette melek gönderirdik." (İsra, 95)
Cebrail'in zaman zaman yeryüzüne inmesi
onu Kurani anlamda elçi yapmıyordu. Elçi olabilmek için,
mesaj getirilen insanlar arasında yeryüzüne yerleşmek
gerekliydi. Kuran şöyle diyordu:
"Bize kavuşmayı ummayanlar dediler ki: 'Bize meleklerin
indirilmesi ya da Rabbimizi bir görmemiz gerekmez miydi?
'And olsun onlar kendi nefislerinde büyüklüğe kapıldılar
ve büyük bir azgınlıkla baş kaldırdılar. Melekleri görecekleri
gün, suçlu günahkarlara bir müjde yoktur. Ve o gün (melekler
onlara) derler ki: '(Size sevinçli haber) yasaktır, yasak.'
" (Furkan, 21-22)
Bu yasaklama, onların dünya ile ahiret arasına
bir perde çekilmesi için yalvarmalarına, ama kibir içinde
yalvarmalarına karşılıktır. Sema ile direkt bağlantıya
geçildiğinde ve dünya yerle bir olup zaman ve mekan anlamsızlaştığında
ebedi son gelmiş olacaktır. "İnsanların, her yana
dağılmış ' pervaneler gibi olacakları gün ve dağların
da etrafa saçılmış' renkli yünler gibi olacakları gün"
ve çocukların saçlarını ağartan gün.", "Gerçekten
Rabb'inin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan
bin yıl gibidir."
Kıyameti beklemek, muhakemeyi beklemektir.
Kuran, doğruyu yanlıştan ayıran bir vahiy kitabıdır. Çünkü
vahiy ezeli ebedi olanın fani olanda görünmesidir ve bu
nihai muhakemeye öncülük eder. Bu muhakeme sonucunda Cennet
ile Cehennem açıkça görülür. İyilik ve kötülüğün izleri
artık ortaya çıkmıştır. Peygamberin (sav) doğru yola çağırması
kendisine karşı koyanların sapıklığını tespit ettiği gibi,
kendisine tabi olanları da mükemmellik derecesine ulaştırır.
Bu konuda birçok ayet indirilmiştir:
"And olsun, biz bu Kuran'da çeşitli açıklamalar yaptık,
öğüt alışverişi düşünsünler diye. Oysa bu, onların daha
da uzaklaşmalarından başkasını getirmiyor."( İsra,
41)
"Biz onları korkutmayız. Fakat (bu) onlarda büyük
bir azgınlıktan başka bir şey artırmıyor." ( İsra,
60)
ÜÇ SORU
Kureyşliler
toplandıkları her seferde, kendilerince en büyük problem
telakki ettikleri konu hakkında mutlaka konuşurlardı.
Bu defa da Yesrib'deki Yahudi alimlerine danışmaya karar
verdiler."Onlara Muhammed'den bahsedin , onu tarif
edin ve söylediklerini iletin ; çünkü onlar ilk kutsal
kitaba inanıyorlar ve mutlaka peygamberler hakkında bilgileri
vardır, bizimse hiçbir bilgimiz yok" dediler.Yahudi
alimleri su cevabı verdi: "Ona bizim söyleyeceğimiz
3 soru sorun. Eğer bunlara cevap verebilirse, o Allah'ın
peygamberidir, fakat cevap veremezse yalancı ve sahtekardır
. Ona eski günlerde ülkesini terk eden genç adamları,
onlara ne olduğunu ve ilginç hayat hikayelerini sorun.
Yeryüzünün ötesine, doğusuna ve batısına ulaşan uzak yolların
yolcusundan haber vermesini isteyin. Bir de Ruh'u, onun
ne olduğunu sorun. Eğer size bunları söylerse ona uyun,
çünkü o bir peygamberdir."
Elçiler gelince Kureyş liderleri bu 3 soruyu
sordu. Peygamber (sav) de "Yarın size bunların cevabını
vereceğim." dedi, fakat "İnşaalah" demeyi
unuttu. Ertesi gün Kureyşliler cevap için geldiğinde onları
geri gönderdi. O günden itibaren on beş gün boyunca hiçbir
vahiy gelmedi. Cebrail de hiç yanına uğramadı. Mekkeliler
onunla alay ettiler, o ise bu sözler için beklediği yardımı
alamadığı için üzülüyordu. En sonunda Cebrail, onu teselli
eden ve 3 soruya da cevap veren vahyi getirdi. Bu uzun
bekleyişin sebebi şu ayetlerle açıklanıyordu: "Hiç
bir şey hakkında 'Ben bunu yarın mutlaka yapacağım.' deme.
Ancak: 'Allah dilerse' (yapacağım de)."
Vahyin bu gecikişi peygamberi üzmesine rağmen
müminlere güç kazandırmıştır. Her ne kadar kafirler bu
gecikmeden sonuç çıkarmayı reddettilerse de, kafalarında
şüphe olan bir çok Kureyşli için bu, vahyin Peygamber
tarafından uydurulmadığına, bilakis Allah'tan geldiğine
delil idi. Eğer Muhammed (sav) daha önceki vahiyleri uydurdu
ise, bu alay edilme ve üzüntüye rağmen bu kez vahyi geciktirmesi
anlamsız değil miydi?
İnananlar her zaman olduğu gibi vahyin kendisinden
güç alıyorlardı. Kureyşliler, eski günlerde ülkesini terkeden
gençlerin hikayesini sorduklarında -bu hikayeyi o zamana
kadar Mekke'de hiç kimse duymamıştı- bu hikayenin o anki
durumlarıyla ilgili olduğunu, inananların yüceliğini ve
inanmayanların kötülüğünü anlattığını bilmiyorlardı. Efesli
uyuyanların hikayesi şöyle anlatılır : Milattan sonra
III.yy.ın ortalarında halkı putperestliğe sapmış olan
bir grup genç Allah'a imanı muhafaza ediyorlardı, halk
da onları bu yüzden cezalandırıyordu. Bu eziyetlerden
kaçmak için bir mağaraya sığındılar ve orada 300 yıl kadar
uyudular.
Yahudilerin o zamana dek bildiklerinden
başka Kuran-ı Kerim'deki kıssa hiçbir insanın görmediği
ayrıntılardan da bahseder. Örneğin, uyuyanların uyandıktan
sonra yüzyıllar boyu uyuduklarını nasıl farkettiklerini
ve köpeklerin ön ayaklarını kapının eşiğine nasıl uzatarak
yattığını anlatır.
İkinci soruya gelince, bu büyük yolcu Zü'l-Karneyn'dir.
Vahiy onun doğuya ve batıya yaptığı yolculuğu anlatır
ve sorulandan fazlasına cevap vererek 3. yolculuktan bahseder.
Zü'l-Karneyn iki dağın arasında yasayan bir topluluğa
rastlar ve o topluluk Zü'l-Karneyn'e kendilerini Yecüc,
Mecüc ve cinlerden koruyacak bir duvar yapması için yalvarırlar.
Allah da ona cinleri ve kötü ruhları bir yere toplama
gücü verir. O belirli günde, bu kötü ruhlar yeryüzünde
büyük karışıklıklara sebep olacaklardır. Onların ortaya
çıkışı, kıyamet saatinden önce olacaktır ve vaktin yaklaştığını
gösteren işaretlerden biri olacaktır.
Üçüncü soruya cevap olarak vahiy, insanin
akli kapasitesinin ruhu kavramaya yetmeyeceğini söyler:
"Sana ruhtan sorarlar, de ki: 'Ruh, Rabbimin emrindedir,
size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir.' "
( İsra, 85)
Yahudiler, Peygamberin (sav) sorulara verdiği
cevapları ilgiyle karşıladılar ve son cümledeki "ilimden
az verilmiştir" ibaresinin Yahudileri mi yoksa Arapları
mı kastettiğini sordular. Peygamber:"Her ikisini
de" cevabını verince kendilerinin her türlü konuda
bilgi sahibi olduğunu söyleyerek karşı çıktılar. Çünkü
onlar, Kuran'ın da tasdik ettiği gibi her şeyi ayrı ayrı
açıklayan (En'am, 154) bir kitap olan Tevrat'ı okuyorlardı.
Peygamber onlara şöyle dedi: "Sizin bildikleriniz
Allah'ın ilmi yanında çok azdır. Fakat yine de eğer uygulasanız
bildikleriniz size yeter." Bundan sonra şu ayet nazil
oldu: "Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve
deniz de -onun ardına yedi deniz eklenerek -(mürekkep)
olsa, yine de Allah'ın kelimeleri yazmakla tükenmez."
(Lokman, 27)
Kureyş liderleri Yahudi alimlerini sözüne
uymadılar, Yahudi alimleri de tüm sorulara cevap vermesine
rağmen onu kabul etmediler. Fakat bu cevaplar başkalarının
İslam'ı kabul etmesine neden oldu. Peygamberin taraftarları
arttıkça düşmanları yaşam tarzlarının tehlikeye girdiğini
daha çok anlıyor ve kabilelerindeki Müslümanlara işkenceler
yapıyor, onları dövüyor, aç ve susuz bırakıyorlardı.
İşkence yapanların en acımasızı Ebu Cehil'di.
Eğer yeni dine giren kişinin kendisini koruyacak güçte
bir ailesi varsa ona işkence edemiyor fakat hakaret ediyordu.
Zayıf kimselere işkence ediyor, diğer kabileleri de buna
teşvik ediyordu. Kabilesindeki Yasir, Sümeyye ve oğulları
Ammar'a (ra) işkence edilmesine ve bunun sonucunda Sümeyye'nin
ölümüne o sebep oldu. Diğer kabiledekiler onlar kadar
dayanıklı olamadılar. İçlerinden gelmese de " Lat
ve Uzza da Allah gibi sizin tanrılarınız değil mi? diye
sorulduğunda "Evet" diyorlardı. Bu insanlar
artık İslam'ı açıkça yaşayamıyorlar, çoğu gizli olarak
bile yaşayamıyordu. Peygamber (sav), kendisi işkenceden
kurtulabildiği halde, diğer müminlerin sürekli işkence
çektiklerini görünce onlara şöyle dedi: "Eğer Habeşistan'a
giderseniz, orada hiç kimseye haksızlık adaletsizlik yapmayan
bir kral bulacaksınız.Orada dine sımsıkı bağlı bir yasam
vardır .Allah size çektiklerinizden bir kurtuluş yolu
gösterene dek orada kalan kalın." Bunun üzerine bir
grup mümin Habeşistan'a gitmek üzere yola koyuldu. Bu,
İslam'daki ilk hicret idi.
MİRAÇ
Ebu
Talib'in karısı Fatıma Müslüman olmuştu, Ali ve Cafer'in
kız kardeşleri olan Ümmü Hani (ra) de İslam'a girmişti.
Fakat kocası Hubeyre, Allah'ın birliğine kapalı idi. Bununla
beraber peygamber her geldiğinde onu iyi karşılar, namaz
vaktiyse evdeki Müslümanlar cemaatle namaz kılarlardı.
Böyle günlerin birinde Peygamber (sav), namazını kıldıktan
sonra Ümmü Hani 'nin teklifini kabul ederek geceyi onlarda
geçirdi, fakat uyuduktan kısa bir süre sonra kalkarak
Mescid-i Haram'a gitti. Çünkü geceyi orada geçirmeyi severdi.
Oradayken uyku bastırdı ve uyudu: " Cebrail geldi
ve beni ayağıyla dürterek uyandırdı. Bundan sonra, beni
kolumdan tutup kaldırdı, birlikte Mescid'in kapısından
çıktık. Orada eşekle katır arası beyaz bir binek vardı.
İki yanında bacaklarını oynattığı yerde kanatları vardı
ve her adımı gözün görebileceği uzaklığa varıyordu."
Daha sonra Peygamber (sav), Burak adlı bineğe
Cebrail'le nasıl bindiğini, Cebrail'in göğe yükselirken
bineğin hızını, yönünü nasıl ayarladığını, kuzeye, Yesrib
ve Hayber'in ötesine gidip Kudüs'e vardıklarını anlattı.
Orada bir grup peygamberle - İbrahim, Musa, İsa ve diğerleri
- karşılaştılar. Mescidde namaz kılarken bütün peygamberler
onun arkasında namaz kıldılar. Daha sonra önüne iki fıçı
kondu. Biri süt, biri şarap doluydu. Peygamber (sav) süt
dolu fıçıdan aldı ve şarap fıçısına hiç dokunmadı. Cebrail
şöyle dedi:" Sen doğru yola yöneltildin, sen de halkını
o yöne yönelttin ve şarap sana yasaklandı."
Daha sonra bu dünyadan semaya yükseltildi.
Kudüs toprağının ortasındaki bir taşın üstünden Burak'a
tekrar binerek yedi kat göğe yükseldi. Her sema katında
Peygamberlerden biriyle görüştü. Onları dünyevi olarak
değil, semavi olarak görüyordu. Sonra Cennet ve Cehennem’i
gördü. Cennet’teki bahçeleri şöyle anlatır: " Yay
büyüklüğündeki bir cennet parçası, güneşin doğup battığı
tüm alandan daha iyidir. Eğer Cennet kadınlarından biri
yeryüzünün insanlarına görünse, gökle yer arasındaki bütün
alanı ışık ve güzel koku doldurur." Kendi manevi
varlığı hakkında şöyle demiştir: "Adem henüz su ile
çamur arası bir şeyken ben peygamberdim."
Göğe yükselişinin zirvesi Sidret'ül Münteha
idi. Bir tefsirde şunlar geçer: "Sidr kökünün kökü
Taht'tadır ve bu ağaç peygamber olsun, Cebrail olsun herkesin
bilme noktasının sınırını belirler. Onun ötesi Allah'tan
başka herkese gizlidir." Evrenin bu kısmında Cebrail
(as) Muhammed (sav) 'e asıl şekliyle, yaratıldığı gibi
göründü. Daha sonra ayette geçtiği gibi: "Sidre'yi
örten örtmekte iken, göz kayıp şaşmadı ve (sınırı) taşmadı.
And olsun, O, Rabbi'nin en büyük ayetlerinden olanını
gördü.."
Sidr ağacında Peygamber ümmetine elli vakit
namaz farz kılındı. Şöyle anlatır: "Dönüşümde Musa'nın
- o size ne iyi bir dosttu! - yanından geçerken bana:
'Sana kaç rekat namaz farz oldu? diye sordu. Ben elli
vakit olduğunu söyleyince, Hz.Musa: 'Namaz ağır bir ibadettir.
Rabbine söyle, ve bunu hafifletmesini iste.'dedi. Bunun
üzerine geri döndüm. Allah on vakit indirdi ve geri gönderdi.
Fakat Hz.Musa yine çok buldu ve geri dönmemi söyledi.
Her seferinde beni geri gönderiyordu. Sonunda beş vakit
namaz farz kılındı. Musa (as) yine aynı şeyleri söylüyordu.
Ben: ' Rabbime gittim ve utanana dek azaltmasını istedim;
artık geri dönemem.' dedim. İhlas ile kılınacak her namaz
on katı sevap kazandırır."
Peygamber (sav) ve Cebrail (asv) , Kudüs'teki
o taşın yanına indikten sonra geldikleri yoldan, güneyden
gelen kervanları görerek Mekke'ye döndüler. Kabe'ye vardıklarında
hala geceydi. Peygamber oradan Yine Ümmü Hani'nin evine
gitti. Sabah olunca namaz kıldılar. Sonra Peygamber ona
: " Sizinle akşam namazını kıldım. Daha sonra Kudüs'e
gittim ve orada namaz kıldım. Şimdi de gördüğün gibi namazı
birilikte kıldık." dedi. Ümmü Hani ona: "Bunu
başkalarına söyleme, çünkü onlar sana yalancı der ve seninle
alay ederler." O ise :"Allah'a yemin ederim
ki söyleyeceğim." dedi.
Ertesi gün Peygamber bu olayı anlatınca
müşrikler inanmadılar. "Ona deli demek için delil
bulduk." dediler. Çünkü hepsi Kudüs'e gidip gelmenin
bir ay süreceğini biliyorlardı. Sonra bir grup Hz.Ebu
Bekir'e gittiler. "Şimdi bakalım arkadaşın hakkında
ne düşüneceksin? O bize dün Kudüs’e gidip orada namaz
kıldığını söylüyor." dediler. Ebu Bekir: "Eğer
o söylediyse doğrudur. Bunda şaşılacak ne var." dedi.
Ve onun yanına giderek herkesin içinde onu tasdik etti.
Bazı kararsızlar dönmek üzereydiler, Peygamber, Mekke'ye
dönerken yolda gördüğü kervanları anlatıyor, O kervanın
kaç gün sonra ve ne şekilde gelebileceklerini söylüyordu.
Kervanlar Resulullah'ın tarif ettiği şekilde gelince gerçekler
ortaya çıkmış oldu.
GÖÇLER
Peygamber
(sav), Mekke'deki Müslümanları Yesrib (Medine)'e hicret
etmeye teşvik ediyordu. İkinci Akabe Biatı’ndan sonra
Kureyşli Müslümanlar yavaş yavaş hicret etmeye başladılar.
Ebu Bekir ve Ali dışında tüm Müslümanlar hicret edince,
Ebu Bekir (ra), Peygamber (sav)'den hicret etmek için
izin istedi. Peygamber (sav) ona: "Acele etme, belki
Allah sana bir arkadaş verir" dedi. Ebu Bekir (ra),
Peygamber (sav)'i beklemesi gerektiğini anladı.
Kureyşliler Müslümanları, göçten men etmek,
için ellerinden geleni yapıyorlardı. Gideceğini haber
aldıkları müminleri işkence ile dinden döndürmeye çalışıyorlardı.
Bu şekilde Hişam ve Ayyas, yalan söylenerek yollarından
çevrildiler ve işkence ile İslam'dan döndüklerini açıkladılar.
Kısa zaman sonra bunun affedilmeyecek bir suç olduğunu
anladılar. Fakat bir süre sonra su ayet nazil oldu: "De
ki: Ey aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kulları,
Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün
günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir.
Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip- dönün
ve ona teslim olun. Sonra size yardım da edilmez."
(Zümer, 53-54)
Hişam bu ayetleri okudu ve Ayyas'a gösterdi.
İkisi de İslam'a girdiler ve kaçmak için bir fırsat beklemeye
başladılar.